yine aylar süren bir ayrılığın ardından beraberiz. varya aslında tam da yazmak istiyor gibi değilim. yani hem yazmak istiyor hem de istemiyor gibiyim o yüzden pek bi kararsızlıkla başladım ama istekliliğim daha fazla galiba.
özet geçiçem; ben nişanlandım. çok ani oldu dimiiiii. heheh evet öyle yaparım ben işte. durup durup şaşırtırım insanı. valla aslında anlatılacak bir şey yok. ben yine her zamanki gibi alalade takılırken birden karşıma çıkan dünyanın en güzel insanına hakkım olmamasına rağmen evlen benimle dedim. o da hayır demedi. yani aslında evet de demedi ama ben evet olarak düşünmek istedim ki ailesini istanbul'a çağırması ve ikimizin de istemediği pek merasimli şekilde yüzük takılan bir nişanın yapılmasının ardından artık cevabı evet olarak algıladım. bu konuda yorumlarınızı bekliyorum. cevap sizce de evet mi?? heheh
onun dışında ilacı bıraktım, işi bıraktım, okul hayatına geri döndüm falan. hayat bağzan çok tuhaf, insan gerçekten hayret ediyor. tabi bide gezi parkı macerası atlattık bu arada. o da çok enteresandı. hala ne düşünülmeli, nasıl algılanmalı diye soruyorum fakat kesin bir cevap bulabilmiş değilim. net olan tek bir şey var. bu olaylar yıllardır dost bildiğimiz insanların aslında nasıl da ikiyüzlü arkandan konuşan sinsiler olduğunu ortaya çıkardı. bilen bilir arkadaş çevrem genelde sol tandanslı gruplardandı. kısmen zeki ve özgürlükçü insanlar olduklarını sanırdım ama bu olaylar neticesinde büyük bir kısmının gözünde hala nasıl da parya nasıl da "hıhı evet canım siz de haklısınız" olduğumuzu gördük mü??
gördüüüüüüüüüüüüüükk. peki buna rağmen hala salak gibi iyi niyetli olmaya çalıştık mı?
eveeeeett. bizde de var bi gerizekalılık ama iyi niyetlilikten. allah gezizekalı olmaktan korusun.
bu yazının seviyesini bu derece düşürmeme sebep olacak kadar sinirlerimi bozan beyinsizlere selam olsun. ulan nişanlandık ağız tadıyla hayattan keyif alamıyoruz lan! bi kere de önümüze çıkmayın. saygı duymanızı falan beklemiyorum ama artık aşağılamayın, en azından yokmuşuz gibi davranın. vallaha sevinecem!
bu arada tekrar asıl konuya dönersek ben nişan yüzüğü olarak düz pırlanta istemiyordum. çok pahalı olmasının yanı sıra bana çok sıradan geliyordu. safir ise hem asil durması hem ucuz olmasından mütevellit hayatımın aşkıydı. dolayısıyla gidip kapalı çarşıdan şu ortadaki yüzükten aldım. tabiki benimkinin taşı o kadar büyük değil. tabiki etrafındaki taşlar pırlanta değil swarovski ama çok beğenerek aldım. neyse ertesi gün okula giderken taktım bi heves. okulda kızlar görünce aaa kate middleton'ın yüzüğü dediler. halbuki ben ne bi yerde görmüş ne duymuştum safir yüzük taktığını. sonradan bakınca öğrendim ki prenses diana'da safir yüzük takmış. yani anlayın ki ben de kraliyet zevki var!
evet bu konuda da anlaştıysak sizin yorumlarınızı alalım. düz pırlanta mı yoksa renkli taş mı, tam tur mu tek taş mı? sonuçta artık nişanlı kızım. blogda da bunlar konuşulcek. yok artık öyle şunu okudum şurayı gezdim yazıları! ehehe şaka lan şaka, üşenmezsem yine yazarım.. bide alyans tavsiyesi fln verirseniz sevinirm :p
14 Mayıs 2013 Salı
cipralex günlüğü
Neredeyse 2 ay oldu antidepresan kullanıyorum. Hayatımda ilk defa oluyor bu. Daha öncesinde uyku ilacı bile kullanmışlığım yoktu. Bırakın onu antibiyotik bile içmezdim. Genel olarak ilaç düşmanı bir ailenin çocuğuyum ama gel gör ki son 1 yılda vücudum koccamaan bir ilaç kutusuna dönüştü. İki haftada bir antibiyotik kullanmamı geçtim 3 aylık psikoterapi sonucu artık ilaç kullanmadan ilerleme kaydedemeyeceğim bir hale geldim. Kronik depresyondan muzdarip bünyem aşırı halsizlikten mahvolmuştu. Uyuyup uykumu alamamaktan, bulduğum her köşede sızmaktan, 2 adım yürüyemeyecek kadar kendimi mecalsiz hissetmekten ve sürekli her şeye sinirlenip, her şeyden nefret etmekten ilallah dedim.
Sonuç olarak doktorumun da tavsiyesiyle Cipralex kullanmaya başladım. Daha ilk 2 günden etkisini hissetmeye başladım. Vücudumdaki sebepsiz ağrılar, sürekli yorgunluk hissi, sabahları uyanamama problemi ilk haftadan azalmaya başladı. Sürekli tatlı şeyler yemeye duyduğum istek ortadan kalktı. Yine canım tatlı istiyor ama eskisi gibi günde 4-5 çikolata yemiyorum. Tabi bunun aşırı takık olduğum kilom üzerinde de pozitif etkisi oldu. Yavaş yavaş kilo veriyorum. Spor yapmadan kilo verilmez diye bas bas bağıran ben spor yapmadan kilo veriyorum. Daha ilaca yeni başladığım zamanlardaydı, ev arkadaşlarımdan biri nasıl hissediyorsun diye sormuştu. Biraz düşününce verdiğim cevap şu oldu. Hayat güzelmiş lan! Hakkaten hayat güzelmiş. Yani ben her şeyi bir mutsuzluk perdesi arkasından görüyormuşum. Hayatımdan ve kendimden nefret etmekle hem vaktimi hem kendimi tüketmek yaşamımın özeti olmuş. Tabiki ilaç etkisi altındaki bu sahte mutluluğa çok bel bağlamıyorum ancak gerçekten hayatta güzel şeyler olabileceğini hatırladım tekrar. İki yanında ağaçlar dizilmiş bi yoldan aşağı inerken gözlerimi kapatıp derin bir nefes çekip içimde tutmak ve nefes almanın güzelliğini hatırlamak gibi. Güneşin altında sereserpe uzanmış patilerini yalayan bir kediyi uzaktan görüp kocaman gülümsemek gibi. Düşük, yüklemi, öznesi kayık cümleler kuruyorum. Aslında şu an iş yerindeyim ve biraz da aceleye geliyor ama bu yazıyı neden yazmak istediğimi söyleyeyim. 2 gün Üsküdar'daydım. İlacımı yanıma almayı unutmuşum. Sadece 2 gün ilaç içmedim ve o korkunç sürekli uyuyayım, hayat berbat bir şeydir mottom hemen geri döndü. Buradan da anlıyoruz ki iyileşmiyorum, sadece oyalanıyorum. Bunu da doktorcuğumla konuşmam gerek. Kızacak muhtemelen ama yapcak bişey yok.
Neyse, sakin kalalım, esen kalalım canlar...
7 Mayıs 2013 Salı
Aksaray'da komşuluk ilişkileri
Evet gençler artık iyice kafalarımı yediğim için bu noktadan sonra paylaştığım yada yazdığım her şey hükümsüzdür. Yani bence okumayın. Ben olsam okumazdım. Ama eğer okursanız da sorumlu değilim yani sonra gelip vay efendim sen bizim piskolocimizi bozdun diye bana kızmayın. Hazırsak başlıyorum.
Bizim çok enteresan karşı komşularımız var. Hassas birer kedi, ürkek birer güvercin olan naif ev arkadaşlarımın dünyasını karman çorman ediyorlar. Ben biraz daha alışığım böyle durumlara sanırım beni pek öyle etkilemedi ama çok enteresan geliyor tabi. (Sonuna kadar bozuk cümlelerimden hala sıkılmadıysanız sizi sabır taşı bölümüne alıyorum)
Bu arkadaşlar benim çorap üstüne iki patik giydiğim kış günlerinde de cama, balkona böyle çıkıyorlardı. Muhtemelen yabancılar ancak nereli olduklarını çözebilmiş değiliz. Sigara içerken camdan cama birbirleriyle muhabbet ediyorlar. Konuşmalarına dikkat ettim Arap, Kürt, Alman, İngiliz, İspanyol yada İtalyan değiller. Tam da bu yazıyı yazarken ev arkadaşlarıma danıştım. Geçenlerde bir tanesini üstünde Kazakistan tişörtüyle görmüş. Ama çok enteresan abiler. Evde kaç kişi yaşıyolar bilmiyoruz ama perdeler sürekli açık olduğu için gördüğümüz kadarıyla 6-7 var. Hepsi de vücutlu mücutlu ve arkadaşım! hep mi cama yarı çıplak çıkılır! Yav sıkıldık sizi görmekten. Nedir bu rahatlığın menşei.
Sonuç olarak gayet sıradan bir öğleden sonra mutfakta oturmuş çay içip dizi izlerken kafamı cama çevirmemle günüm renkleniveriyor!
O değil de bunları aynı odanın içindeyken camdan sarkıp birbirleriyle konuşur görünce aklıma lisedeyken aynısını yaptığımız geliyor :) Aynı sınıfın içinde camlardan çıkıp birbirimizle konuşurduk. Ne malmışız, ne tatlıymışız yaa...
Bir de bunların üstünde oturan Azeri bi kadın var. Tam bir mahalle karısı tam bir ağzının ortasını yırtarım senin sürtük! denilesi insan. Yaptığı türlü türlü terbiyesizlik vardı ama en tuhafı şuydu. Bir akşam kızlarla yemek yemek üzere sofraya oturmuşuz, perde kapalı ama küçük bir kısmı açık kalmış. Bu sırada da kadın bizi dikizliyor o aralıktan. Kızlardan biri bu durumu fark edip rahatsız oldu ve perdeyi sonuna kadar çekti. Vaaay efendim bir biz mi namusluymuşuz, perde çekmekle namuslu mu olunurmuş, biz neler neler yapıyormuşuz da perdesi mi eksikmiş. Kafamıza perde mi takmıyomuşuz, yani tam bir çingene. Bütün sokak ayağa kalktı herkes camlara çıktı, tabi kadın bizden tepki bekleyerek yapıyor bunu, sinirler bi gerildi ama yemeğimize devam ettik, o da biraz daha söylenip sustu, bütün mahalleye rezil olduğuyla kaldı. Çok da güzel oldu, çok da iyi oldu. O zamanlar karşımızda bu baldırı çıplaklar değil Ömür Teyze diye çok tatlı tontiş bir teyze oturuyordu. O da daha sonra camda karşılaşınca boşverin siz onu kızlar, Allah'ından bulsun falan demişti.
O değil de Aksaray'da oturuyoz baya bildiğin sayın okuyucu, bildiğin Aksaray'da oturuyoz!
23 Mart 2013 Cumartesi
Kuzguncuk'ta keşifler keşifler
Bu aralar çok pis bir alışkanlık oluştu bende. Evde yazamıyorummm!! Yani her şey mükemmeldi bu sabah mesela. En rahat eşofmanımı giymişim, taze adaçayını mis gibi demlemişim. Ayaklarım sıcak, sırtımda hırkam fln. Her şey benim rahatça yazımı yazmam için hazırlanmış gibi. Lakin gel gör ki yazamıyorum. Odaklanma konusunda çok ciddi sıkıntı yaşıyorum ve tam bunu noktada "God created cafes!". İnsan ve müzik uğultusundan geçilmeyen kafe ortamlarında ise gayet muntazam odaklanıp, hızlı hızlı yazabiliyorum. Bu nasıl iş şimdi? Baktım olacak gibi değil, hazırlandım çıktım. İcadiye'den Kuzguncuk'a 20 dakikada yürüyerek indim. Bu kadar yakın olduğunu hiç fark etmemiştim. 40 dakika fln yürürüm herhalde diyerek çıkmıştım evden. Sürpriz oldu, hoş oldu.
Yolda inerken solda, çıkarken sağda bir kilise var. Boş zamanda inceleneceklere ekledim. Bir de sahaf mezatı keşfettim. Kuzguncuk Sahaf'ta Cumartesi günleri saat 14:00 ila 18:00 arası kitap mezatı varmış. Ben saatini kaçırmışım ama bir daha ki sefere kesin uğramalık. Bu arada Fatih Kırmasti'de Yeni Kitapevi'nde aynı şekilde bir mezat var. Pazartesi Perşembe günleri 17:00 ila 20:30 arası. İlgililerin bilgisine. El yazması kitaplar 3-5 liraya satılıyor, açık arttırma işi.
Sonraa Pita Kuzguncuk'u gördüm. Bu fotoğrafı ben çekmedim. Bu siteden aldım. Çok şükür hala fotoğraf işine bulaşmadım. Kesinlikle benim yazabileceğimden daha iyi bir tanıtım yazısı olmuş. Geleneksel mekan tanıtma rutini olarak fiyat listesinde gözüme çarpanları söyleyeyim. En pahalı yemek zeytinyağlı enginar 8 lira. 4 çeşit zeytinyağlının olduğu tabak 14 lira. Hani hep hayıflanırsınız, her yer kebapçı, lahmacuncu, hiç mi sağlıklı bir şey yiyemeyeceğiz biz diye, var işte. Ama teee Kuzguncuk'ta :) Çay 2,5 lira. Emek harcanmış bir yer. Buram buram hissediliyor. Karnım aç değildi o yüzden tatlı yedim :D Elmalı crumble. Fena değildi. Üstüne o muhallebiyi dökmeseler daha hoş olurmuş. Hatırlarsanız zamanında ben de bir crumble yapmış idim, şeftalili. Yani benimki daha iyiydi desem yalan olmaz. Ama ben aşırı güzel yapmıştım o yüzden bunu bir ölçü kabul etmeyin.
Bu fotoğrafı da şu siteden aldım. İnsanlar güzel güzel yazmış, fotoğraflamış, okuyun bakeyim :) Ekleme yapacak olursam, fiyatlar orta karar. Bir çay 2,5 Americano 6 lira. Karnım çok tok olduğu ve tatlıyı da Pita'da yediğim için lezzeti hakkında bir şey söyleyemiyorum ancak menüde en pahalı kalem dana biftek 25 lira, bir de kahvaltı tabağı 25 lira ki bence fazla. Açık büfe olsa neyse diycem. Gerçi kahvaltı tabağına sınırsız çayı da dahil etmişler. O noktada affettim hadi.
Böyle böyle deeeerken ben tam yazımı yazacaktım ki erkek kardeşim beni almaya geldi ve yazamadım. Sonuç olarak günümüze şöyle bir baktığımızda kafe kafe sürtmüşüm fakat elde var sıfır. Aferin kübra, otur, sıfır. (Bu cümle hayatımın özeti olabilir. Hatta dur, ben bunu twitter'a da yazarım)
Son olarak bu yazı yazma işine açıklık getirmek istiyorum. Pek saygıdeğer 34 okuyucum ve bilemediğim anonim arkadaşlar, bu blog gevezelik etme yerim olup, yazı yazdığım fakat adresini bir sır gibi sakladığım başka bir blog daha var. İnşallah zamanı gelince halka da arz edeceğizdir. Selametle...
pis mikrobun teki olabilirim ama takıntılarım var
Genel olarak öyle çok temiz bir
insan sayılmam, hatta çoğu insana göre pasaklı bile sayılabilirim. Anneme göre
aşırı pisim. Mesela dışarıda çantamı yere koyup sonra eve geldiğimde yatağımın
üstüne atabilirim, o derece. Hatta bir ara bir çantam vardı, çok ağır olduğunda
direk arkamdan sürükleyerek taşıyodum. Arkadaşlarım isim bile takmıştı.
“Sürüngen”. Çok da sağlam bir çantaydı, peşim sıra sürüklendi epey uzun bi süre
ama aşınma emaresi bile göstermedi.
Neyse, sonuç olarak temizlik
hastası olarak bilinen bi insan değilim ama bazı takıntılarım var aşamadığım.
Mesela evde ayakkabıyla dolaşılması. Bu temizlik durumundan değil de
ayakkabılardan hazzetmemem ve yaz kış çıplak ayak dolaşmamla da alakalı
olabilir ama geçen gün bi arkadaşımın evine gittim (ayakkabıyla gezilen
evlerden) I-ıh sevmiyorum. Kesinlikle çok rahatsız bir şey. Benimla değilsin
“ayakkabıyla dolaşılan ev”
Bir de mutfak konusunda çok pis
bir hassasiyetim var. Tezgahların üstünde en ufak bir damla dahi olmasın
istiyorum. Ocak hep bal dök yala derecesinde temiz olmalı. Dolayısıyla kızartma
olayını da sevmiyorum, her yer yağ vıcık vıcık bide çıkmaz pöfff!
Bide yatağımda yatılması konusu
var. Bu yatacak olan kişinin temizlik derecesiyle alakalı değil. Eğer sevdiğim
biriyse isterse 1 aydır yıkanmamış olsun, yine de rahatsız olmam ama sevmediğim
biriyse yeni duş almış olsa bile yatmasın yatağıma piss nalet! Aynı durum
bardak çatal tabak paylaşma mevzusunda da geçerli. Ben ki arkadaşlarımla aynı
dondurmayı yalayabilen insanım, tiksinmek kitabımda yok ama sevmediğim biri
çatalının ucuyla yemeğin tadına baksın hele tabağı olduğu gibi çöpe atasım
geliyor.
Üniversite yıllarım boyunca yurtta kaldım ve çok değişik bir sürü oda arkadaşım oldu. Bunlardan biri acayip titiz, düzenli bir kızdı görüntü itibariyle. Yani temizlik yaptığında sandalyeyi ve masayı çekip altını süpürmeden ne kadar titiz olunabilirse... Ama görüntü düzenli olmalıydı kesinlikle. Ders çalıştığımda kitap defterleri belli bir sırayla açık ve üst üste bırakırım ki çalışmaya döndüğümde kaldığım yerden devam edebileyim (bazen 3 gün sonra çalışmaya dönebilirim ama olsun) Ve her seferinde bu çok düzenli arkadaşımız benim masamdaki bütün defter kitapları üst üste dizip kalemleri kalemliğe yerleştirip odayı toplardı! O kadar sinir oluyordum ki bir gün dayanamadım patladım ve o da benim dağınıklığımla ilgili doluymuş meğersem, o da patladı. Sonuç olarak masamın dağınıklığını umursamaması ve benim odanın kalanını daha toplu tutmaya çalışmam konusunda anlaştık. Yani size göre düzensiz olabilir ama bana göre orada da bir düzen var. Bir rahat verseniz lütfen!
Üniversite yıllarım boyunca yurtta kaldım ve çok değişik bir sürü oda arkadaşım oldu. Bunlardan biri acayip titiz, düzenli bir kızdı görüntü itibariyle. Yani temizlik yaptığında sandalyeyi ve masayı çekip altını süpürmeden ne kadar titiz olunabilirse... Ama görüntü düzenli olmalıydı kesinlikle. Ders çalıştığımda kitap defterleri belli bir sırayla açık ve üst üste bırakırım ki çalışmaya döndüğümde kaldığım yerden devam edebileyim (bazen 3 gün sonra çalışmaya dönebilirim ama olsun) Ve her seferinde bu çok düzenli arkadaşımız benim masamdaki bütün defter kitapları üst üste dizip kalemleri kalemliğe yerleştirip odayı toplardı! O kadar sinir oluyordum ki bir gün dayanamadım patladım ve o da benim dağınıklığımla ilgili doluymuş meğersem, o da patladı. Sonuç olarak masamın dağınıklığını umursamaması ve benim odanın kalanını daha toplu tutmaya çalışmam konusunda anlaştık. Yani size göre düzensiz olabilir ama bana göre orada da bir düzen var. Bir rahat verseniz lütfen!
Yani demem o ki temiz değilim
evet, ama takıntılıyım. Benim bu takıntılarımı bilmeyip sonra sinirlendiğimde
“amaaaan çok da temizlikten anlarsın ya zaten hemen sinirlen pis oldu diye”
cevabını verenlerin suratına bi taane patlatasım geliyor. Çok mu aşırı? Evet.
Ama ben böyleyim yani naapalım. Beni böyle sev! :P
16 Mart 2013 Cumartesi
Bin Pişmân
Üzerine sifon çektiğim nice balıklar var,
geceleri kabuslarımda beni kovalayan
ve bir çarmıh misali ruhumu geren korkular...
Kaç defa tövbe etmem gerek atmak için bu acıyı içimden,
kaç kez karşılaşmam gerek hatalarımla,
önümde heyulâ gibi yükselen bu duvarla...
Balıklar canlanır mı pişman olsam,
dönerler mi akvaryumlarına?
Bu kanalizasyon patlağı nasıl temizlenir hayattan?
Tövbe kapısı, ihtiyaç kapısı, neden görünür değil bana?
Neden tövbelerim hükümsüz,
bir toplama işlemindeki sıfır kadar...
Hüviyetsizleşmek böyle bir şey demekki.
İç acıtan, omurganın kırıldığını sanmana sebep olan...
Kaçmak yok, yüzleşmeye devam,
Dahasına yüzüm kalmayana kadar...
geceleri kabuslarımda beni kovalayan
ve bir çarmıh misali ruhumu geren korkular...
Kaç defa tövbe etmem gerek atmak için bu acıyı içimden,
kaç kez karşılaşmam gerek hatalarımla,
önümde heyulâ gibi yükselen bu duvarla...
Balıklar canlanır mı pişman olsam,
dönerler mi akvaryumlarına?
Bu kanalizasyon patlağı nasıl temizlenir hayattan?
Tövbe kapısı, ihtiyaç kapısı, neden görünür değil bana?
Neden tövbelerim hükümsüz,
bir toplama işlemindeki sıfır kadar...
Hüviyetsizleşmek böyle bir şey demekki.
İç acıtan, omurganın kırıldığını sanmana sebep olan...
Kaçmak yok, yüzleşmeye devam,
Dahasına yüzüm kalmayana kadar...
26 Şubat 2013 Salı
hızla geçen zamanın ardından
Her şey birden çok hızlı ilerlemeye başladı. Facebook ve twitter sayfamda önce tek taşını paylaşan kız arkadaşlarım, sonra nişan fotoğrafları, bol bol sim ve parlak taşla bezenmiş kıyafetler, aradan çok uzun bir süre geçmeden nikah tarihinin ilanı, davetiyeler, düğün fotoğrafları, aynı evde yaşamanın keyfiyle çekilen "beraber kahve&çikolata keyfi" fotoğrafları, karda yuvarlanırken çekilmiş fotoğraflar, beraber gezerken fotoğraflar, bir süre sessizlik sonra birden hamilelik ilanı, hayırlı olsunlar, hamilelik süresince duygusallığın ortalığa dökülmesi, bu esnada başka arkadaşların bir çığ gibi büyüyerek devam eden söz ve nişanları, sonra o güzel bebeklerin fotoğrafları, küçük ve sevimli bir aile pozu, çekirdek aile saadeti, bir süre sessizlik, arkasından bebeğin gazı yahut uyumamasıyla ilgili serzenişler, günden güne büyüyen bebeklerin fotoğrafları, o çok aşık olunan adamın fotoğraflarının artık neredeyse hiç görülmemesi, hep çocuk fotoğrafları, çok tatlı bitanecik kuzucuk fotoğrafları, olmayan "beraber kahve&çikolata keyfi", her akşam izlenen NTVspor, kendinle alakalı daha az fotoğraf, sonra daha da az, sonra sadece çocuklarının fotoğrafları, çünkü evet, artık 2 tane oldular...
Hayat böyle böyle akıp gidiyor. Paylaştıkları kadarıyla gördüklerime içim gidiyor. Ne saadet! Ben hala yalnız ve bağımsızım ama mutlu değilim. Hafta sonu kafama esince bilmediğim bir şehri gezmeye gidebilirim, akşam 9 seansında film izleyebilirim, bütün bir günü avare avare sokaklarda dolanarak geçirebilirim. Arkadaşlarımla her daim buluşabilirim. Kimseyle birlikte plan yapmak yahut planımı kimseye uydurmak zorunda değilim. Bir akşam ansızın karar verip ertesi gün işi bırakabilirim. Kendime daha çok vakit ayırabilirim. Kitap okumayı, dizi izlemeyi ritüel haline getirecek kadar abartabilirim. Yalnız kaldığımda çok sessiz ama çok sessizce ağlayabilirim. Kimseye itiraf edemem ne kadar bunaldığımı, nasıl da içinden çıkılmaz bir kuyuya düştüğümü. Facebook'ta mutlu insan fotoğraflarına bakıp onları sıradan bulup sonra sıradan olmayan hayatıma ve anormal hallerime ağlayabilirim.
Bazen o hayata imrendiğimi zannediyorum. Sonra kaldırılmayan klozet kapakları, uykusuz geceler, diş çıkarma sancısı, hastalıklar, herkesle ilgilenirken kendinle ilgilenmeyi unutma halleri geliyor aklıma. Acaba sadece sevmek uğruna bunca acıya değer mi diye düşünüyorum. Çünkü bu meselenin aslı hiç bir zaman sevilmek olmadı. Çünkü hiç bir eş, hiç bir anne asla sevdiği kadar sevilmedi. Mevzu bahis sadece sevilmek olsaydı ailelerimizin yanından asla ayrılmamamız gerekirdi, ne de olsa kimse onlar kadar çok sevemeyecek bizi. Ama ya sevmek... Yorgun ve umutsuz hissediyorum bazen kendimi. Bir kedi alsam mesela, onu çok sevsem, yetmez mi?
24 Şubat 2013 Pazar
limonlu bahçe
Bugün muhteşem bir hava vardı ve ben yeni bir yer keşfettim. Çok tatlı bir mekândı, anlatmadan duramayacağım. Hem böylece yazmam gereken bir başka yazıyı ertelemek için bahanem de olmuş oluyor.
Yine günlerden bir pazar günü ve ben avare avare İstiklal'de dolanıyor iken her zaman gittiğim kafenin tıka basa dolu olması sonucu yeni bir yer arayışına çıktım. Aslında Boğaz manzarası olan bir mekana gitmek istiyordum ama Galatasaray Lisesi'nin yanından Karaköy'e inen sokaklardan birinde Limonlu Bahçe diye bir tabela gördüm ve artık oraya girmek bana farz olmuştu.
Giriş kısmı çok tuhaf, sanki yanlış bir yere gelmişsiniz izlenimi veriyor, yok burası değildir canım diyorsunuz, ama vazgeçmeyin o koridorlardan arka bahçeye çıkın. Şehrin ortasında bir sayfiye yeri, ciddiyim. Dekoru hoş, daha çok ahşap malzeme kullanılmış. Her yerden yeşillik fışkırıyor ama öyle saksıda yeşillik gibi değil. Cidden bahçeye çıkmış hissediyorsunuz. Zaten kapalı olan kısmın içinden de bir ağaç geçiyor.
Yine tuvalette de kocamaaaaan bir ağacın gövdesine yaslanabilirsiniz bir yandan hacet giderirken, temiz miydi diye sorarsan; genel olarak temiz fekat elit insanlarımız hala klozet kapağını kaldırmayı öğrenememiş. Bir de kadın erkek aynı tuvalet, kötü. Hoş, oraları geçeli çook oldu dimi?
Garsonlar süper. Laubali olmadan samimi, saygılı. Öyle dakikada bir başına gelip rahatsız etmiyorlar ama artık alıştığımız garson tarafından görülememe sıkıntısı da yok. Müşterilerin geneli kalburüstü. Hatta ben kendimi köylü gibi hissettim biraz ve balığı çatalla yedim ama hiç kılçık yoktu, o yüzden ayıklama derdi de yoktu.
En önemlisi, lezzet noktasına gelirsek; iyi malzemeyle, hijyen koşullarına uygun ve özenilerek hazırlanılmış bir yemeğin kötü olma ihtimali yok. Ben kağıtta levrek yedim ve çok beğendim. Tabi kedicikler etrafımda toplanıp acıklı gözlerle bana bakarak hani bize dediler ama umursamadım, hunharca yedim. Normalde bir parça verirdim ama yerler o kadar temizdi ki balığın yağı leke bırakır diye korktum, o yüzden veremedim.
İkinci önemli unsur olarak fiyatlara gelirsek, öyle über pahalı değil ama kesinlikle ucuz da değil. Yani bir çay 4 lira bir çorba 10 lira, dolayısıyla bir çay çorba içerseniz 14 lira verip çıkıyorsunuz. Makarna ve salatalar da 13 ila 30 lira arasında değişiyor. En pahalı yemek kuzu incik; 45 lira. (yuh! evet, bence de yuh). Levrek de 26 TL. Çok azcık içim acıdı ama az. Ağır buğur misafir götürülür ancak, öyle bir yer.
Sonuç olarak hizmetten memnun kaldım ama her gün gelir misin dersen sevgili okuyucu, gelmem. Çünkü ben bir oturmaya bir demlik çay içen insanım. Aşağı yukarı 8 bardak desek, sırf çaya 32 lira veremem. Ama öyle arada kendimi şımartmak için gelirim, güzel bir yer. Siz de benim gibiyseniz mahalledeki kahveyi tercih edin, orada çaylar 50 kuruş, birini bitirmeden diğerini isteyebilirsiniz.
Şimdi biraz kötü bitiyor gibi oldu yazı, fiyatlardan falan bahsedince ama fotoğrafını koyuyorum, neden gidilmesi gereken bir yer olduğunu ben değil o anlatsın size.
Yine günlerden bir pazar günü ve ben avare avare İstiklal'de dolanıyor iken her zaman gittiğim kafenin tıka basa dolu olması sonucu yeni bir yer arayışına çıktım. Aslında Boğaz manzarası olan bir mekana gitmek istiyordum ama Galatasaray Lisesi'nin yanından Karaköy'e inen sokaklardan birinde Limonlu Bahçe diye bir tabela gördüm ve artık oraya girmek bana farz olmuştu.
Giriş kısmı çok tuhaf, sanki yanlış bir yere gelmişsiniz izlenimi veriyor, yok burası değildir canım diyorsunuz, ama vazgeçmeyin o koridorlardan arka bahçeye çıkın. Şehrin ortasında bir sayfiye yeri, ciddiyim. Dekoru hoş, daha çok ahşap malzeme kullanılmış. Her yerden yeşillik fışkırıyor ama öyle saksıda yeşillik gibi değil. Cidden bahçeye çıkmış hissediyorsunuz. Zaten kapalı olan kısmın içinden de bir ağaç geçiyor.
Yine tuvalette de kocamaaaaan bir ağacın gövdesine yaslanabilirsiniz bir yandan hacet giderirken, temiz miydi diye sorarsan; genel olarak temiz fekat elit insanlarımız hala klozet kapağını kaldırmayı öğrenememiş. Bir de kadın erkek aynı tuvalet, kötü. Hoş, oraları geçeli çook oldu dimi?
Garsonlar süper. Laubali olmadan samimi, saygılı. Öyle dakikada bir başına gelip rahatsız etmiyorlar ama artık alıştığımız garson tarafından görülememe sıkıntısı da yok. Müşterilerin geneli kalburüstü. Hatta ben kendimi köylü gibi hissettim biraz ve balığı çatalla yedim ama hiç kılçık yoktu, o yüzden ayıklama derdi de yoktu.
En önemlisi, lezzet noktasına gelirsek; iyi malzemeyle, hijyen koşullarına uygun ve özenilerek hazırlanılmış bir yemeğin kötü olma ihtimali yok. Ben kağıtta levrek yedim ve çok beğendim. Tabi kedicikler etrafımda toplanıp acıklı gözlerle bana bakarak hani bize dediler ama umursamadım, hunharca yedim. Normalde bir parça verirdim ama yerler o kadar temizdi ki balığın yağı leke bırakır diye korktum, o yüzden veremedim.
İkinci önemli unsur olarak fiyatlara gelirsek, öyle über pahalı değil ama kesinlikle ucuz da değil. Yani bir çay 4 lira bir çorba 10 lira, dolayısıyla bir çay çorba içerseniz 14 lira verip çıkıyorsunuz. Makarna ve salatalar da 13 ila 30 lira arasında değişiyor. En pahalı yemek kuzu incik; 45 lira. (yuh! evet, bence de yuh). Levrek de 26 TL. Çok azcık içim acıdı ama az. Ağır buğur misafir götürülür ancak, öyle bir yer.
Sonuç olarak hizmetten memnun kaldım ama her gün gelir misin dersen sevgili okuyucu, gelmem. Çünkü ben bir oturmaya bir demlik çay içen insanım. Aşağı yukarı 8 bardak desek, sırf çaya 32 lira veremem. Ama öyle arada kendimi şımartmak için gelirim, güzel bir yer. Siz de benim gibiyseniz mahalledeki kahveyi tercih edin, orada çaylar 50 kuruş, birini bitirmeden diğerini isteyebilirsiniz.
Şimdi biraz kötü bitiyor gibi oldu yazı, fiyatlardan falan bahsedince ama fotoğrafını koyuyorum, neden gidilmesi gereken bir yer olduğunu ben değil o anlatsın size.
20 Şubat 2013 Çarşamba
kadıköy'de kaybolmak
Kaybettiklerimiz hep en kıymetlimizdir ya, bazen kaybetmek gerekiyor sahip olduklarımızın değerini anlayabilmek için. Kendi değerimizi anlamak içinse kaybolmamız gerekiyor zaman zaman...
Bazı yerleri birden severiz, aşık oluruz, bazı yerler ise yılların alışkanlığıyla, farkına varmaksızın sevilir, derin bir muhabbetle..
Küçükken kaybolmayı severdim. Ama öyle bulunmamak üzere değil, küçük kayboluşlar. Gerçeklikten, sorumluluklardan, hayatın baskısından kaçmak için bir teneffüs gibi.. Böyle zamanlardan birinde Kadıköy'de saatlerce gezmiştim. 17 yaşımdaydım, kendimce özgürdüm. O zamanlar Kadıköy benim için çok büyük , uzak ve karışık bir yerdi. Bir metropol taşrasında, Tuzla'da doğup büyüdüğüm için Kadıköy'ün sokaklarının çokluğunu, kalabalığı, gürültüyü aklım almıyordu. Hem korkutucu, hem çekici bir yerdi Kadıköy. Bilmediğim sokaklara dalmış, balıkçıların, kitapçıların, antikacıların önlerinden geçmiş, esnafla muhabbet etmiş, bazen çıkmaz sokaklara sapmış, bazen aynı yerden defalarca geçmiştim o gün. Küçük kayboluşlar yaşamıştım ama biliyordum ki her yokuşun sonu deniz ve kaybolduğumu hissettiğimde denize inip yolumu bulabilirim, kendimi bulabilirim.
Denizi, yokuşu olmayan şehirlerde yönümü tayin edemiyorum, kayboluşlar küçük olmuyor, kendimi çaresiz, yorgun, bedbaht hissediyorum. Her yolun sonunun denize vardığı bir iç dünyam vardı eskiden. Kaybolmaktan ürkmüyordum çünkü yolumu tekrar bulabileceğimden emindim. Şimdi içim uçsuz bucaksız bir sahra, kayboldum, kendimi bulamıyorum.
Kadıköy'e gelince, o hala yerinde duruyor, benim uğrak yerim, daimi sevgilim. Lise yıllarımda insanların Kadıköy'ü nasıl olup da sevebildiğini bir türlü anlayamazdım, şimdi anlıyorum. Kadıköy'ü sevmesem de Kadıköy'den geçmeyen bir güzergah hayal edemiyorum. Defalarca geçmem bir daha Kadıköy'den desem de her seferinde kendimi rıhtımda buluyorum...
16 Şubat 2013 Cumartesi
müdavimlik
Müdavim Arapça’dan dilimize
geçmiş bir kelime. Anlamı devam etmekte olan . Peki nedir müdavimlikteki çekici
olan nokta? Aynılığın, tekerrürün sıkıcı sayıldığı ve tercih edilmediği,
sürekli farklılığın arandığı bir zamanda yaşarken müdavimlik neyi ifade ediyor?
Her ne kadar farklı deneyimleri,
yeniliği, hareketi, bereketi seven bir insan olsam da alışkanlıklara, eski’ye
dair olan şeylere de vazgeçemediğim bir zaafım var, iflah olmaz bir müdavimim. Bir
mekana gidiyorum ve garson ben istemeden çayımı getiriyor yahut “oooo hoşgeldiniz gözlerimiz yollarda
kaldı, nasılsınız?” diyor ya, o an dünyada benden mutlusu yok. Bir yerde her zamankinden diyebilmek, o an orada
tanındığımı hissetmek benim için çok önemli.
Mesela geçen akşam Kahveci
Mustafa Amca Jeans’e hem bir çay içmek hem de İstiklal Caddesi’nde uzun bir
yürüyüşten önce biraz soluklanmak için uğradım. Yağmurlu bir hava, ortam sakin,
herkes muhabbetinde, samimiyetin koklanabilir bir şey olduğunu düşündüren “o an”lardan biri. Çayları getiren genç
adam vermeden önce bardağın içindeki çay kaşığını ve yanındaki şekeri aldı, “şekersizdi dimi?” dedi. İşte böyle
anlar benim için özel anlar çünkü bilenler bilir Kahveci Mustafa Amca Jeans her
gün yüzlerce insanın gittiği, her daim kalabalık bir uğrak yeridir. Eğer buna
rağmen hatırlanabiliyorsam ben o mekanın müdavimi olmuşum, bir miktar da olsa
oraya aitim artık.
Yahut Sait Başer’in Keyfiyet
Sohbeti. Kısa bir dönem sıklıkla gitmiştim ama neredeyse 1 yıldır ara verdim.
Geçenlerde bir Cuma akşamı rastlantı eseri o saatlerde Üsküdar’daydım ve Divan
Edebiyatı Vakfı’na uğramak geçti içimden. Gittiğimde ders başlamıştı. Kıyıya
iliştim ve dinlemeye başladım. Sait Hoca’nın cümlesi biter bitmez bana dönüp hoş
geldin demesi, hal hatır sorması, uzun zamandır gitmeyişimin araya bir mesafe
koymamış olması, unutulmamış olmak o kadar güzel geldi ki.
Örnekleri çoğaltabiliriz ancak
her şeyin çok hızlı aktığı, her gün sürüyle insanla tanıştığımız bu hayatta
unutulmamak, bir yerlere ait hissedebilmek nadir rastlanır bir keyif haline
geldi ve ben sırf bu hissi sevdiğim için aşina olduğum yerlere gitmeyi tercih
edebiliyorum.
Arkadaşlarım neden hep aynı
yerlere gittiğimi soruyor, bu yazıyı At Pazarı/Eski Kafa’da yazıyorum ve buharı
tüten tarçın çayım daha ben istemeden “Üstad
nerelerdeydin?” sorusu eşliğinde masama geldi. Bu sevilmeyecek bir şey mi?
13 Şubat 2013 Çarşamba
sıfır
bana etkinlik verin, gezme verin, oyalanma verin. bu böyle gitmez!
demin saydım 17 dizi var takip ettiğim! en son ne zaman kitap okuduğumu hatırlamıyorum. iyi ki arkadaşlarım var da ara sıra sinemaya tiyatroya fln götürüyorlar beni.
ben ne ara böyle bilgisayar karşısında salya akıtma aşıklısı bir insan oldum. hayır enteresan olan eskiden daha az vakitte daha çok şey yapardım. buraya yazı yazardım, facebookta twitterda arkadaşlarımla sosyalleşirdim, haberlere bakardım, yeni şarkılar filmler keşfederdim. neden böyle oldu?
bunu da cevap istediğimden fln buraya yazmadım. ona göre! zencefilli çay iç, sırtını sıcak tut, mandalina ye, doktora git, antidepresan kullan gibi tavsiyeler verecek olanlara da kafa atarım. çok pis atar yapasım gelmiş belli ki. neyse biraz rahatladım gibi.
sonuç olarak ben neredeyse 1 yıldır kısmen ölüyüm. vücudum sağolsun muntazaman çalışıyor. hala manyakçasına kilo alıyor, üşütüp hasta oluyor, tırnaklarım uzuyor, saçlarım uzuyor, ben kestirdikçe, ondan da bi bıkkınlık geldi. ama vücutta problem yok yani. çalışıyor gayet. sorun kafada.
benim beynim kalmamış meğersem. gayet mümkün aslında. çünkü ben kafamı çalıştırmam gereken bütün olayları üniversite bitene kadar hallederim diye planlamıştım, o noktadan ilerisiyle alakalı en ufak bir plan yoktu. baya bildiğin kara deliğe düştüm üniversite bitince. hala da oradayım ama tünelin ucunda bir ışık var. bindik bir alamete bakalım nereye gidiyoruz.
olur da bu tünelden çıkarsam da çıkacağım yer bambaşka bir evren olacak. herkesin sorumluluklarını almaya başladığı, her şeyin ciddileştiği, metabolizmalarımızın bile daha yavaş çalıştığı bir evren. kabullenmek istemiyorum ama galiba büyüyoruz sayın okuyucu.
offfff tamam daha fazla moralim bozulmadan gidip dizi izliyim iki bölüm daha, çekirdek çitleyip çay içerekten. hayaller ve planlar bir süre daha bekleyebilir. bir yere kaçmıyoruz neticede!
25 Kasım 2012 Pazar
nutella ve muz
2010 yazı berbat bir yazdı ama güzel şeyler de olmuştu. Her şeyi hatırlayıp anlatmamı beklemeyin zira insanlar iniş ve çıkışları hatırlar, gerisi teferruattır. O yaz olan güzel şeylerden biri Sena ve Kudret teyze ile Armutlu'ya gitmemizdi.
Bostancı'dan Yalova vapuruna tam 1 saat 25 dakika rötarla binmiştik. Bunu hatırlıyorum çünkü geç kalmıştım. Geç kalmak insanın zamanı daha ciddiye almasına sebep oluyor. Armutlu'ya inmemizle ertesi sabahı arasında geçen zamanda olanları hatırlamıyorum ancak muhtemelen yatakları kapışmış, eşyalarımızı yerleştirmiş ve yol yorgunluğumuzu atmış olabiliriz.
Ertesi gün denize gittik. Kakao yağı almıştık. 1 haftalık Eylül tatilinde bronzlaşmak istemek böyle bir şey. Bol bol sürdük kakao yağını, sonra üstüne 30 faktörlü koruyucu sürdük çünkü gece acıdan ağlarken Kudret teyze'den azar işitmek istemiyorduk. En azından ben istemiyordum. Yetişkinlerle aram hiç bir zaman harika olmamıştır ama bunu öyle belli de etmem.
Yanıma Emrah Serbes'in her temas iz bırakır kitabını almıştım. Bu adamın deniz kenarında kakao yağını sürmüş, bikinileri, güneş gözlüklerini çekmişken ve yazın hit şarkıları bangır bangır çalarken okunacak bir adam olmadığını henüz bilmiyordum. Dolayısıyla şezlongda sere serpe yayılmış güneşlenirken kitap okuyan kız imajım hayli sarsıldı. Sena kitap getirmemişti, benden daha pratik ve eylem odaklıydı.
Bir gün bisiklet kiraladık, bütün siteyi defalarca gezdik. Nefes ve kelimeler tükettik, tek hatırladığım kıçımda oluşan ve bütün gece geçmeyen bisiklet selesi ağrısı. İnsanlar ya çok kötü, ya çok iyi olayları hatırlar demiştim.
Bir gün de marketten muz ve nutella aldık, herkes havuzda yüzüp kalori yakmaya çalışırken biz 1 kilo muzu nutellaya bandırarak yiyip bitirdik. Etraftaki teyzelerin bakışları bir anda değişti, artık potansiyel gelinleri değildik. Zaten Armutlu tam teyze mekanıydı. Aslında Sena ve ben de içinde teyze ruhu taşıyan genç görünümlü yaratıklardık. Ben sonradan gençleştim, o ergenlik sancılarını falan çok sonra yaşadım. Sena 23 yaşında bir teyze olarak hayatına devam ediyor.
O günden sonraki bütün günlerde 1 kilo muz, 1 kavanoz nutella bitirmek rutinimiz oldu. Muz bitince parmaklarla devam ediyorduk, kavanoz parıl parıl olana kadar da bırakmıyorduk. Sena o tatilde 4 kilo aldı. Ben normal yeme rutinimde olduğum için bu işten etkilenmedim.
Bir başka gün spa'ya gittik. Sanki tatil köyünde ne kadar imkan varsa hepsini değerlendirmeye yemin etmiş gibiydik. Spa dedikleri çeşitli kültürlerin hamamlarının bir araya toplanmış olduğu dandikten bir yerdi. Hamamda tellak vardır diye bir kağıt asılıydı. Çok heveslendim. O hamam hikayelerinde anlatılan 1 parmak kir çıktı, bütün derileri yüzüldü laflarının ne kadar yalan olduğunu gördüm çünkü benden 1 gram bile kir, ölü deri çıkmadı. Ya anamdan pir-ü pak doğmuştum ya da tellak bu işi bilmiyordu. Neticede hayalim oradan tertemiz, hafiflemiş çıkmakken yine kirli ve ıslak hissederek çıktım.
Nadiren havuza girdiğimiz zamanlardan birinin akabinde Sena'nın telefonunun kayıp olduğunu fark ettik. Her yeri aradık, en son havuz idaresine gidip sorduk, bize üstünden sular akan bir telefon verdiler. Canım arkadaşım unutkanlıkta sınırları zorlamış, yeni bir çığır açmış, telefonu şortunun cebinde unutarak havuza girmişti.
Tatilin sonuna yaklaşırken, mümkün olan neredeyse her etkinliği denemiştik, bir tek lunapak kalmıştı. Benim adrenalin sevdamın da etkisiyle go-cart'a gitmeye karar verdik. Ama zannettiğim kadar cesur değilmişim, saatte 10 km'yi geçtiğimi sanmıyorum. Bu sırada Sena delirmiş gibi bana tur üstüne tur bindirmiş, her yanımdan geçişinde nevrotik kahkahalar atarak bana bakmıştı. Sağ şeride çekilmiş, pisti yolların ustası, gözlerimin hastası arkadaşıma bırakmıştım. Arabadan indiğimizde hala dönen gözleriyle "heheheh nasıl da geçtim seni ama" dedi, çok keyifliydi. Bozulduğum belli olmasın diye öyle böyle geçiştirdim, eve döndük.
2010 yazı boktan bir yazdı totalde ama ara sıra güzel şeyler de olmuştu.
Bostancı'dan Yalova vapuruna tam 1 saat 25 dakika rötarla binmiştik. Bunu hatırlıyorum çünkü geç kalmıştım. Geç kalmak insanın zamanı daha ciddiye almasına sebep oluyor. Armutlu'ya inmemizle ertesi sabahı arasında geçen zamanda olanları hatırlamıyorum ancak muhtemelen yatakları kapışmış, eşyalarımızı yerleştirmiş ve yol yorgunluğumuzu atmış olabiliriz.
Ertesi gün denize gittik. Kakao yağı almıştık. 1 haftalık Eylül tatilinde bronzlaşmak istemek böyle bir şey. Bol bol sürdük kakao yağını, sonra üstüne 30 faktörlü koruyucu sürdük çünkü gece acıdan ağlarken Kudret teyze'den azar işitmek istemiyorduk. En azından ben istemiyordum. Yetişkinlerle aram hiç bir zaman harika olmamıştır ama bunu öyle belli de etmem.
Yanıma Emrah Serbes'in her temas iz bırakır kitabını almıştım. Bu adamın deniz kenarında kakao yağını sürmüş, bikinileri, güneş gözlüklerini çekmişken ve yazın hit şarkıları bangır bangır çalarken okunacak bir adam olmadığını henüz bilmiyordum. Dolayısıyla şezlongda sere serpe yayılmış güneşlenirken kitap okuyan kız imajım hayli sarsıldı. Sena kitap getirmemişti, benden daha pratik ve eylem odaklıydı.
Bir gün bisiklet kiraladık, bütün siteyi defalarca gezdik. Nefes ve kelimeler tükettik, tek hatırladığım kıçımda oluşan ve bütün gece geçmeyen bisiklet selesi ağrısı. İnsanlar ya çok kötü, ya çok iyi olayları hatırlar demiştim.
Bir gün de marketten muz ve nutella aldık, herkes havuzda yüzüp kalori yakmaya çalışırken biz 1 kilo muzu nutellaya bandırarak yiyip bitirdik. Etraftaki teyzelerin bakışları bir anda değişti, artık potansiyel gelinleri değildik. Zaten Armutlu tam teyze mekanıydı. Aslında Sena ve ben de içinde teyze ruhu taşıyan genç görünümlü yaratıklardık. Ben sonradan gençleştim, o ergenlik sancılarını falan çok sonra yaşadım. Sena 23 yaşında bir teyze olarak hayatına devam ediyor.
O günden sonraki bütün günlerde 1 kilo muz, 1 kavanoz nutella bitirmek rutinimiz oldu. Muz bitince parmaklarla devam ediyorduk, kavanoz parıl parıl olana kadar da bırakmıyorduk. Sena o tatilde 4 kilo aldı. Ben normal yeme rutinimde olduğum için bu işten etkilenmedim.
Bir başka gün spa'ya gittik. Sanki tatil köyünde ne kadar imkan varsa hepsini değerlendirmeye yemin etmiş gibiydik. Spa dedikleri çeşitli kültürlerin hamamlarının bir araya toplanmış olduğu dandikten bir yerdi. Hamamda tellak vardır diye bir kağıt asılıydı. Çok heveslendim. O hamam hikayelerinde anlatılan 1 parmak kir çıktı, bütün derileri yüzüldü laflarının ne kadar yalan olduğunu gördüm çünkü benden 1 gram bile kir, ölü deri çıkmadı. Ya anamdan pir-ü pak doğmuştum ya da tellak bu işi bilmiyordu. Neticede hayalim oradan tertemiz, hafiflemiş çıkmakken yine kirli ve ıslak hissederek çıktım.
Nadiren havuza girdiğimiz zamanlardan birinin akabinde Sena'nın telefonunun kayıp olduğunu fark ettik. Her yeri aradık, en son havuz idaresine gidip sorduk, bize üstünden sular akan bir telefon verdiler. Canım arkadaşım unutkanlıkta sınırları zorlamış, yeni bir çığır açmış, telefonu şortunun cebinde unutarak havuza girmişti.
Tatilin sonuna yaklaşırken, mümkün olan neredeyse her etkinliği denemiştik, bir tek lunapak kalmıştı. Benim adrenalin sevdamın da etkisiyle go-cart'a gitmeye karar verdik. Ama zannettiğim kadar cesur değilmişim, saatte 10 km'yi geçtiğimi sanmıyorum. Bu sırada Sena delirmiş gibi bana tur üstüne tur bindirmiş, her yanımdan geçişinde nevrotik kahkahalar atarak bana bakmıştı. Sağ şeride çekilmiş, pisti yolların ustası, gözlerimin hastası arkadaşıma bırakmıştım. Arabadan indiğimizde hala dönen gözleriyle "heheheh nasıl da geçtim seni ama" dedi, çok keyifliydi. Bozulduğum belli olmasın diye öyle böyle geçiştirdim, eve döndük.
2010 yazı boktan bir yazdı totalde ama ara sıra güzel şeyler de olmuştu.
9 Haziran 2012 Cumartesi
beden
gündem maddesi olarak "bedenimiz bizimdir"
içinde yaşadığımız bedenin sahibi biz miyiz? bu sorunun bir çok farklı cevabı var ama en yaygın ve birbirine en zıt 2 görüş şunlar:
1) evet, bedenim benimdir ve onunla ne yapacağıma ben karar veririm.
2) bedenim şu acınası kısalıktaki hayatımı içinde sürmem için bana emanet edilmiş bir kılıftır. nasıl kullanacağıma dair bir kullanım kılavuzu da var ancak kullanım kılavuzuna uymak yada uymamak benim elimde. bu uygunsuz kullanım sonucu oluşacak ürün ömrünün kısalması yada garanti kapsamı dışında kalma durumları da beni ilgilendirir. her koyun kendi bacağından asılır.
bu iki görüş her ne kadar aynı noktada buluşuyor gibi gözükse de kazın ayağı öyle değil. ilk görüş tanrı tanımaz bir yaklaşımın ürünü. ikincisi ise evet tanrı ve öbür dünya var ve ben kendi isteğimle cızbız köfte olma yolunda ilerliyorum.
içinde yaşadığımız bedenin sahibi biz miyiz? bu sorunun bir çok farklı cevabı var ama en yaygın ve birbirine en zıt 2 görüş şunlar:
1) evet, bedenim benimdir ve onunla ne yapacağıma ben karar veririm.
2) bedenim şu acınası kısalıktaki hayatımı içinde sürmem için bana emanet edilmiş bir kılıftır. nasıl kullanacağıma dair bir kullanım kılavuzu da var ancak kullanım kılavuzuna uymak yada uymamak benim elimde. bu uygunsuz kullanım sonucu oluşacak ürün ömrünün kısalması yada garanti kapsamı dışında kalma durumları da beni ilgilendirir. her koyun kendi bacağından asılır.
bu iki görüş her ne kadar aynı noktada buluşuyor gibi gözükse de kazın ayağı öyle değil. ilk görüş tanrı tanımaz bir yaklaşımın ürünü. ikincisi ise evet tanrı ve öbür dünya var ve ben kendi isteğimle cızbız köfte olma yolunda ilerliyorum.
6 Haziran 2012 Çarşamba
işte öyle bir şey
Umuttepe'nin ya hep ya hiç kanunlarını unutmuşum. Ya donduran
ayaz, ya buharlaştıran sıcak.
İçinde tanıdık bir yüz görmediğimiz yer hala bize ait midir?
Öğrenci işlerinin yerini değiştirmişler. Sorduğum her öğrenci bana
yabancı muamelesi yaptı. Haykırmak istedim burası benim okulum, ben 4 yıl bu
koridorlarda gezdim, bu banklarda oturdum, bu sınıflarda okudum. Burası benim
okulum ve siz bana yabancıymışım gibi davranıyorsunuz. Bu haksızlık!
İnsanların bazısında vefa yok belki ama okulların hiç vefası yok.
Bir kez bitirmeye gör hemen silip atıyorlar seni ve el kalıyorsun her şeye...
Tanıdık bir yüz göremediğim yere hala benim yerim diyebilir miyim?
Sınav zamanına denk gelmişim. Kapı önlerinde sınavdan çıkmış
hüzünlü, mutlu, agresif çocuklar yada sınava girecek, elindeki notlara kafasına
sokmak istercesine bakanlar. Hepsi çocuk...
Bana artık tanıdık olmayan bu yere okulum diyebilir miyim?
Bilmiyorum. Ama o beni hiç özlemese de ben onu çok özlemişim. Aradan geçen 1
yıl yetmiş burnumda tütmesine.
Öğrenciyken medeniyete, şehre uzaklığımızı, unutulmuşluğumuzu
vurgulamak için Umuttepe değil Unuttepe derdik buraya. Sahiden de unutmuş beni
hem de bu kadar çabuk...
Hani eski bir resme bakarken, hani yılları sayar da insan, hani gözleri dolar ya birden, işte öyle bir şey...
05.06.2012
Unuttepe
Hani eski bir resme bakarken, hani yılları sayar da insan, hani gözleri dolar ya birden, işte öyle bir şey...
05.06.2012
Unuttepe
23 Mayıs 2012 Çarşamba
noktalama işaretleri
En karaktersiz noktalama işaretidir nokta. Ne soru işareti gibi merak taşır, ne ünlemin ki gibi bir tepki. Virgül gibi yeri değişince anlam değiştiremez, noktalı virgül gibi izahat sebebi değildir. Bir kaç nokta bir araya geldiğinde daha anlamlı olabilir. Mesela 3 noktanın kendine has bir havası vardır. Ama onda da hep bir yarım kalmışlık duygusu...
Yaşamlarımız bir yazı olsaydı sadece noktalarla dolu bir hayat sıkıcı, anlamsız tek düze bir hayat olurdu. Ancak düşünüyorum da sürekli soru işaretleri, ünlemler, üç noktalar, virgüller... Hep bir bilinmezlik, tepkisellik, yarım bırakılmışlık, bekleyiş, çabucak tersine dönebilen durumlar, hiç bir şeyin olduğu gibi görünmemesi, o şekilde anlaşılmaması... Zamanla bütün bunlar kümülatif yorgunlukların müsebbibi olacaktır.
Rutin hem boğucu hem rahatlatıcı. Can sıkan bir huzur var noktada. Bir şeyleri bitirebilmiş olmanın huzuru, hiç bir değişiklik olmamasının yarattığı can sıkıntısı.
Hayatımı dönemsel olarak noktalama işaretleriyle anlatacak olursam, 15 yaşıma kadar olan dönemim masum soru işaretleri, nadiren ünlemler ve bol miktarda noktalarla süslü idi. Sonra ünlemler arttı, akabinde soru işaretleri ve üç noktalar girdi araya. Ardından iki nokta üst üste koydum sıklıkla. Kendimi anlatmak istedim, beceremedim. Virgüller doldurdu günlerimi ve cümlelerdeki yerleri değişti. Hayatımdaki anlamalar, anlamlar değişti beraberinde. Tekrar ünlemler geldi. Çok fazla ünlem ve soru işaretleri, neticede daha fazla üç nokta...
Ve sonra kalem yoruldu bütün bu karmaşadan. Birden sadece noktalar koymaya başladı. Aniden, apansız. Çünkü soru işaretlerine mecali kalmamıştı, ünlemler ağır geliyordu. Ardı sıra noktalar... Daha fazla, anlamsız, sefil noktalar... Kahrolasıca, çaresiz, ruhsuz noktalar...
Belli ki yeni işaretlere ihtiyacım var. Belki paranteze alıp konu dışı bırakabilirim bazı kısımları... Asıl sorun noktalama işaretlerini nasıl kullanacağımı bilmemem belki de... Bir kez yazılanı silemiyor olmam çok kötü, yazılma sürecini tamamen durdurmayı seçemeyecek olmam daha da kötü...
Yaşamlarımız bir yazı olsaydı sadece noktalarla dolu bir hayat sıkıcı, anlamsız tek düze bir hayat olurdu. Ancak düşünüyorum da sürekli soru işaretleri, ünlemler, üç noktalar, virgüller... Hep bir bilinmezlik, tepkisellik, yarım bırakılmışlık, bekleyiş, çabucak tersine dönebilen durumlar, hiç bir şeyin olduğu gibi görünmemesi, o şekilde anlaşılmaması... Zamanla bütün bunlar kümülatif yorgunlukların müsebbibi olacaktır.
Rutin hem boğucu hem rahatlatıcı. Can sıkan bir huzur var noktada. Bir şeyleri bitirebilmiş olmanın huzuru, hiç bir değişiklik olmamasının yarattığı can sıkıntısı.
Hayatımı dönemsel olarak noktalama işaretleriyle anlatacak olursam, 15 yaşıma kadar olan dönemim masum soru işaretleri, nadiren ünlemler ve bol miktarda noktalarla süslü idi. Sonra ünlemler arttı, akabinde soru işaretleri ve üç noktalar girdi araya. Ardından iki nokta üst üste koydum sıklıkla. Kendimi anlatmak istedim, beceremedim. Virgüller doldurdu günlerimi ve cümlelerdeki yerleri değişti. Hayatımdaki anlamalar, anlamlar değişti beraberinde. Tekrar ünlemler geldi. Çok fazla ünlem ve soru işaretleri, neticede daha fazla üç nokta...
Ve sonra kalem yoruldu bütün bu karmaşadan. Birden sadece noktalar koymaya başladı. Aniden, apansız. Çünkü soru işaretlerine mecali kalmamıştı, ünlemler ağır geliyordu. Ardı sıra noktalar... Daha fazla, anlamsız, sefil noktalar... Kahrolasıca, çaresiz, ruhsuz noktalar...
Belli ki yeni işaretlere ihtiyacım var. Belki paranteze alıp konu dışı bırakabilirim bazı kısımları... Asıl sorun noktalama işaretlerini nasıl kullanacağımı bilmemem belki de... Bir kez yazılanı silemiyor olmam çok kötü, yazılma sürecini tamamen durdurmayı seçemeyecek olmam daha da kötü...
24 Nisan 2012 Salı
kız çocuğu
eminönü-kadıköy vapuru'nda yaşı daha ermemiş bir kız, kıyıya yanaşmamıza yakın, küçük kartlar dağıtıyor bize sessiz sedasız. kartlarda şu cümleler yazılı;
"babam bir trafik kazasında öldü. annemin 3 kardeşime bakmasına yardım ediyorum. onları okutmak için paraya ihtiyacım var. lütfen bu kartı okuduktan sonra iade ediniz."
cümleler öznesi yüklemi yerinde kurulmuş. metinde imla hatası yok. kız taş çatlasa lise 1 öğrencisi olacak yaşlarda. aylardan mart. hani şu en soğuk kışın kazma kürek yaktıran ayı. hani bir türlü yaz gelemedi diye bize feryad-u figan ettiren ay, kızın ayaklarında ucu açık terlikler. insanlar bir bir kalktıkça kalorifer kenarına siniyor kız çocuğu. yazıdaki kartların iadesini isteyen cümleye rağmen bazıları yere atıyor kartı, bazısı buruşturup koltuğa bırakıyor, bazısı öylece bırakıveriyor kalkarken, bazısı da kıza kartını iade ediyor ama sadece kartını.
bu kız bir dilenci değil. hâlinden belli insanların yüzüne bakıp para istemekten utandığı. bu yüzden olabilecek en gururlu cümlelerle kağıda dökmüş hâlini. bırakıyor kelimeler boğuşsun bizimle, insanların hor gören bakışları onun narin omuzlarına çarpıp daha da bükmesin belini.
az beslenmiş vücudu çelimsiz, kolları incecik, avurtları çökük. gözlerinde gerçekleşmemiş, hiç gerçekleşmeyeceğini bildiği hayallerinin kırıkları var. onun yaşlarındaki halimi kızla kıyaslıyorum. o günlerde benim 4 kardeşim vardı ve ben de ailenin en büyük çocuğuydum. böyle bir durumun içine düşsem acaba nasıl karşılardım. ayağımda bir bot sırtımda bir manto olmadan o içe işleyen soğukta ekmek parası peşine düşermiydim. hem de böylesi mağrur ve dayanıklı şekilde. bilemiyorum.
çok şanslı büyümüş ancak bunun hiç farkına varmamış bir nesliz biz. yada en azından ben öyleyim. nelere 5 lira harcamadıkki? en basitinden arkadaşlarımın çoğu sigara içiyor, bu her gün havaya savrulan 5 lira demek değil mi? karnımız tokken cafede içilen 2 çaya ödenen 5 lira, sırf çok susadık diye lüks ötesi bir mekanda içilen bir portakal suyuna ödenen 5 lira. ama ihtiyacı olduğunu söyleyen bir insana verecek bırakın 5'i 1 liramız bile yok, değil mi?
bu böyle olmamalıydı. kız çocuğu kartlardan en az 30 kişiye dağıttı. herkes üstüne düşeni yapıp "5 lira vermek beni fakir etmez" demeliydi. 1 kişi için 5 lira çooook mühim bir para değil çoğu zaman ancak 30 kişiden alacağı 5 liralarla eve dönecek bir kız çocuğu için büyük bir mutluluk olurdu bu.
unutulmaması gereken nokta şu; kim ne derse desin bu çocuklardan biz sorumluyuz. hepimiz. toplum olarak çoktandır unuttuğumuz yada görmezden geldiğimiz görevlerimizin başına geçmemizin vakti, şimdi.
"babam bir trafik kazasında öldü. annemin 3 kardeşime bakmasına yardım ediyorum. onları okutmak için paraya ihtiyacım var. lütfen bu kartı okuduktan sonra iade ediniz."
cümleler öznesi yüklemi yerinde kurulmuş. metinde imla hatası yok. kız taş çatlasa lise 1 öğrencisi olacak yaşlarda. aylardan mart. hani şu en soğuk kışın kazma kürek yaktıran ayı. hani bir türlü yaz gelemedi diye bize feryad-u figan ettiren ay, kızın ayaklarında ucu açık terlikler. insanlar bir bir kalktıkça kalorifer kenarına siniyor kız çocuğu. yazıdaki kartların iadesini isteyen cümleye rağmen bazıları yere atıyor kartı, bazısı buruşturup koltuğa bırakıyor, bazısı öylece bırakıveriyor kalkarken, bazısı da kıza kartını iade ediyor ama sadece kartını.
bu kız bir dilenci değil. hâlinden belli insanların yüzüne bakıp para istemekten utandığı. bu yüzden olabilecek en gururlu cümlelerle kağıda dökmüş hâlini. bırakıyor kelimeler boğuşsun bizimle, insanların hor gören bakışları onun narin omuzlarına çarpıp daha da bükmesin belini.
az beslenmiş vücudu çelimsiz, kolları incecik, avurtları çökük. gözlerinde gerçekleşmemiş, hiç gerçekleşmeyeceğini bildiği hayallerinin kırıkları var. onun yaşlarındaki halimi kızla kıyaslıyorum. o günlerde benim 4 kardeşim vardı ve ben de ailenin en büyük çocuğuydum. böyle bir durumun içine düşsem acaba nasıl karşılardım. ayağımda bir bot sırtımda bir manto olmadan o içe işleyen soğukta ekmek parası peşine düşermiydim. hem de böylesi mağrur ve dayanıklı şekilde. bilemiyorum.
çok şanslı büyümüş ancak bunun hiç farkına varmamış bir nesliz biz. yada en azından ben öyleyim. nelere 5 lira harcamadıkki? en basitinden arkadaşlarımın çoğu sigara içiyor, bu her gün havaya savrulan 5 lira demek değil mi? karnımız tokken cafede içilen 2 çaya ödenen 5 lira, sırf çok susadık diye lüks ötesi bir mekanda içilen bir portakal suyuna ödenen 5 lira. ama ihtiyacı olduğunu söyleyen bir insana verecek bırakın 5'i 1 liramız bile yok, değil mi?
bu böyle olmamalıydı. kız çocuğu kartlardan en az 30 kişiye dağıttı. herkes üstüne düşeni yapıp "5 lira vermek beni fakir etmez" demeliydi. 1 kişi için 5 lira çooook mühim bir para değil çoğu zaman ancak 30 kişiden alacağı 5 liralarla eve dönecek bir kız çocuğu için büyük bir mutluluk olurdu bu.
unutulmaması gereken nokta şu; kim ne derse desin bu çocuklardan biz sorumluyuz. hepimiz. toplum olarak çoktandır unuttuğumuz yada görmezden geldiğimiz görevlerimizin başına geçmemizin vakti, şimdi.
20 Mart 2012 Salı
shakespeare leylailemecnun'da
Leyla ile Mecnun 49.bölüm W.Shakespeare'in Hamlet oyunundan Hamlet ve Horatio'nun günümüze uyarlanmış, biraz hafifletilmiş ama yine de tadı damakta kalan tiradları. Üşenmedim dinledim dinledim yazdım.
Mecnun:
Ölmek,
Ne ki ölmek zaten
Ölmek...
Ölmek uyumak sadece
Düşün ki,
Yalnız uykuda bitebilir bütün acıları yüreğin
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun
Uyumak…
Ama düş görebilir insan uykusunda, çok kötü,
Çok kötü…
Çünkü o ölüm uykularında,
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
Öyle düşler görebilir ki insan,
Bir düşünsene.
Ama işte bu düşünceler uzun yaşamayı cehennem eden.
Yoksa kim dayanabilir ki zamanın kamçısına,
Zorbanın kahrına, gururun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine,
Kanunların bu kadar yavaş,
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,
Kim dayanabilir?
Kötülere kulluk etmesine iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken,
Kim dayanabilir?
Kim ister ki bütün bunlara katlanmak,
Ağır bir hayatın altında inim inim inleyip ter dökmek,
Ölümden sonraki bir şeyden bu kadar korkmasa,
O kimsenin gidip de dönmediği, o bilinmez dünya,
Ürkütmese bu kadar yüreğini, kim dayanabilir?
Bilinç…
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor,
Gönülden gelen o doğal rengini
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip, sırf bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
http://www.youtube.com/watch?v=bEvQ__Myjq8
-0-
Yavuz:
Gitmeyin efendim?
Mecnun:
Neden? Madem toplu iğne kadar değersiz hayatım
Öldükten sonra ruhum onun ki gibi ölümsüz olacak
Niye korkayım ki, ne anlamı var?
Yavuz:
Ya sizi denize doğru çekerse efendimiz?
Yada denize inen uçurumun korkunç tepesine götürüp de
Orada başka bir hayalet olup aklınızı başınızdan alırsa
Bir çılgınlık sokarsa içinize
Düşünün bir kere
Başka bir şey olmasa da
Yerin kendisi gözünü gönlünü karartır insanın
Yukarıdan bakınca derinliklere
Uğultusunu duyunca denizin
http://www.youtube.com/watch?v=TTDcdZib01g
Mecnun:
Ölmek,
Ne ki ölmek zaten
Ölmek...
Ölmek uyumak sadece
Düşün ki,
Yalnız uykuda bitebilir bütün acıları yüreğin
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun
Uyumak…
Ama düş görebilir insan uykusunda, çok kötü,
Çok kötü…
Çünkü o ölüm uykularında,
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
Öyle düşler görebilir ki insan,
Bir düşünsene.
Ama işte bu düşünceler uzun yaşamayı cehennem eden.
Yoksa kim dayanabilir ki zamanın kamçısına,
Zorbanın kahrına, gururun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine,
Kanunların bu kadar yavaş,
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,
Kim dayanabilir?
Kötülere kulluk etmesine iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken,
Kim dayanabilir?
Kim ister ki bütün bunlara katlanmak,
Ağır bir hayatın altında inim inim inleyip ter dökmek,
Ölümden sonraki bir şeyden bu kadar korkmasa,
O kimsenin gidip de dönmediği, o bilinmez dünya,
Ürkütmese bu kadar yüreğini, kim dayanabilir?
Bilinç…
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor,
Gönülden gelen o doğal rengini
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip, sırf bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
http://www.youtube.com/watch?v=bEvQ__Myjq8
-0-
Yavuz:
Gitmeyin efendim?
Mecnun:
Neden? Madem toplu iğne kadar değersiz hayatım
Öldükten sonra ruhum onun ki gibi ölümsüz olacak
Niye korkayım ki, ne anlamı var?
Yavuz:
Ya sizi denize doğru çekerse efendimiz?
Yada denize inen uçurumun korkunç tepesine götürüp de
Orada başka bir hayalet olup aklınızı başınızdan alırsa
Bir çılgınlık sokarsa içinize
Düşünün bir kere
Başka bir şey olmasa da
Yerin kendisi gözünü gönlünü karartır insanın
Yukarıdan bakınca derinliklere
Uğultusunu duyunca denizin
http://www.youtube.com/watch?v=TTDcdZib01g
yalnızlık
bana yalnızlığı anlat iskender abi, iskender baba, büyük iskender
İsmimi verirsem o da beni terkeder diye korkuyorum..
Kuduz bir köpek kadar yalnızım..
Kuduz bir köpek kadar yalnızım..
Yalnızlık, gece ayazında sabaha kadar beklemek gibidir,
Isınmak için güneşin doğmasını beklersin, ama o güneş hiçbir zaman doğmaz..
Yalnızlık, bulmadığın sevgiyi başka yerlerde aramak gibidir,
Ne yaparsan yap onu bulamayacağını bilirsin, ama yine de denemekten vazgeçmezsin..
Onun boşluğunu hep başka şeylerle doldurmaya çalışırsın..
Yalnızlık, aynı havayı soluyup ta bi türlü yanyana olamamak gibidir,
Aldığın her nefeste onun kokusunu duymak istersin, ama yapamazsın..
Aldığın her nefes ciğerini acıtmaya başlar..
Yalnızlık dediğin eski bir sandalyenin gıcırdamasıdır yalnızlık..
Terkedildim, herkes terketti gitti beni..
Sol kaburgam bile firar etti bedenimden,
Aradan geçen zaman bile yetmiyor unutmaya,
Ettiğimiz kavgaları bile özlüyorum,
Saçlarını okşamayı,
Ellerini tutmayı,
Aniden boynuna sarılmayı,
Bana bakışını,
Karşımda duruşunu,
Hatta arkasını dönüp yatışını bile..
Ona yavaşca sokulmak,
Sessizce sarılmak,
Omuzlarından tutup sımsıkı kendine çekmek..
Isınmak için güneşin doğmasını beklersin, ama o güneş hiçbir zaman doğmaz..
Yalnızlık, bulmadığın sevgiyi başka yerlerde aramak gibidir,
Ne yaparsan yap onu bulamayacağını bilirsin, ama yine de denemekten vazgeçmezsin..
Onun boşluğunu hep başka şeylerle doldurmaya çalışırsın..
Yalnızlık, aynı havayı soluyup ta bi türlü yanyana olamamak gibidir,
Aldığın her nefeste onun kokusunu duymak istersin, ama yapamazsın..
Aldığın her nefes ciğerini acıtmaya başlar..
Yalnızlık dediğin eski bir sandalyenin gıcırdamasıdır yalnızlık..
Terkedildim, herkes terketti gitti beni..
Sol kaburgam bile firar etti bedenimden,
Aradan geçen zaman bile yetmiyor unutmaya,
Ettiğimiz kavgaları bile özlüyorum,
Saçlarını okşamayı,
Ellerini tutmayı,
Aniden boynuna sarılmayı,
Bana bakışını,
Karşımda duruşunu,
Hatta arkasını dönüp yatışını bile..
Ona yavaşca sokulmak,
Sessizce sarılmak,
Omuzlarından tutup sımsıkı kendine çekmek..
Ah yalnızlık..
Yalnızlık bir kapıyı açıp dışarı çıkmaktır,
O kapının dışında kalmaktır yalnızlık.
http://www.youtube.com/watch?v=c1SOL_wBkB4
Yalnızlık bir kapıyı açıp dışarı çıkmaktır,
O kapının dışında kalmaktır yalnızlık.
http://www.youtube.com/watch?v=c1SOL_wBkB4
13 Mart 2012 Salı
kabak tatlısı
Hiçbir zaman istediğim kadar ciddiye alınmıyorum. Hep bir
makara, goygoy halinde dinliyor insanlar beni. Bir gülüp bir ağlamam ya da
günümüz gençliğinden dem vurup hemen arkasından kabak tatlısı tarifi vermem
yüzünden oluyor bunlar. Ama hayatın kendisi de böyle. İnsan sadece düşünen,
konuşan, öğrenen, üreten bir canlı değil. Hayatta kalmak için, mutlu olmak için
ara sıra da tüketmesi gerekiyor. Hele de tatlı tüketirken insan nasıl da mutlu
oluyor, o beyin nasıl da harıl harıl çalışıyor bir sonraki deneme için.
Özel bir ilişki var aramızda demek ki bir tek ben pişirince yanmıyor kekler, börekler. Hafta sonu Tuzla pazarına gittim. O bal kabakları öyle içli seslendiler ki bizi al, bizi al diye, dayanamadım. Böylece bir kabak tatlısı deneyimimiz de olmuş oldu. Aslında tarifi çok kolay da başında bekleyeceksin, yok taşmasın, yok dibi tutmasın. O kısım biraz naneli, bizim mutfağın evin “cold spot”ı olmasından mütevellit. Artık tarife geçsem iyi olacak.
Öğrenci evinde menemen, makarna,
yumurta yenir tabusunu çoktandır yıkmıştım ben. Fırında sebzeli tavuk olsun,
mantar sote olsun, brokolili kereviz olsun. Böyle bir öğrenci evimiz var.
Geçenlerde muzlu çikolatalı kup yaptım, isminin afili durduğuna bakma muzlu
pudingle çikolatalı pudingi üst üste döküyorsun kâseye, bütün olayı bu. Sonrasında
bir köstebek pasta tecrübemiz oldu ki nasıl olup da güzel pişti hala
şaşırıyorum çünkü fırınımız fotoğrafta görülmekte olup, Eminönü’nden 50 liraya
alınmış bir külüstür.
Özel bir ilişki var aramızda demek ki bir tek ben pişirince yanmıyor kekler, börekler. Hafta sonu Tuzla pazarına gittim. O bal kabakları öyle içli seslendiler ki bizi al, bizi al diye, dayanamadım. Böylece bir kabak tatlısı deneyimimiz de olmuş oldu. Aslında tarifi çok kolay da başında bekleyeceksin, yok taşmasın, yok dibi tutmasın. O kısım biraz naneli, bizim mutfağın evin “cold spot”ı olmasından mütevellit. Artık tarife geçsem iyi olacak.
*2 kilo soyulmuş dilimlenmiş bal kabağı
*4-5 su b. Şeker
*1/2 su b. Su
*1 su b. Ceviz içi
Bunları orta harlı ateşte nazlı nazlı pişiriyoruz en az 1
saat belki de 1,5 saat. Başında bekliyoruz ki fokurdayıp, taşıp, ocağımızı
batırmasın. Sonra bir servis tabağına alıp dövülmüş cevizleri üstüne boca
ediyoruz.
Ben yine başında beklemedim son dakikada mutfaktan kötü kokular
gelmeye başladı, servis tabağına alırken korkudan 3,5 atıyorum dipte 2 parmak
yanık kabak olacak diye. Hayır, kabakların ziyan olmasını geçtim, yanık tencere
yıkamaktan illallah geldi artık. Neyse ki sadece dibi tutmuş çok az. İşte
bir mutfak macerası daha böyle son buldu, hem daha ıspanak pişireceğim akşam
yemeğine. Neticede tatlı karın doyurmuyor okuyucu.
üniversite
Üniversite öğrencileri
Üniversitedeyken solcu oldum ben biliyor musun sevgili okuyucu. Çünkü bu memlekette insanlar genelleme yapmaya bayılıyor. Al bak ben de yaptım bir tane, çok kolay.
Üniversitelerde öğrenciler 3 başlık altında toplanır. Sağcılar, cemaatçiler ve solcular.
Sağcılar, ne mutlu Türk’üm diyene, Osmanlı nesliyiz, şerefsiz Apo çerçevesinde dönen konuşmalar yapan Alparslan Türkeş’in asil evlatlarıdır. Onlara göre ordu, millet el eledir. Aralarında hiçbir problem yoktur. Türkiye demir yumruktur ama “bir de şu Kürtler olmasa”dır. Bütün devletlerin ülkemiz üzerinde hain planları vardır. Bu gençler basmakalıp birkaç cümle ezberler, okumaz, düşünmez, yazmaz. Çok üzülerek söylemeliyim ki sığ insanlardır. Şehitlik kavramını anlayamadıkları için her şehit haberinde bir vaveyla çıkarırlar. Milliyetçiliğin dine tecavüz etmesiyle doğmuş gayrı meşru çocuklardırlar.
Cemaatçiler genel olarak iyidir. Severim onları. Güzel pilav yaparlar, tatlı tatlı sohbet ederler. Ama en ufak bir olayda saklanacak delik aramaları, haksızlığa karşı ses çıkarmamaları, “aman bizden bilmesinler”ci kaypak duruşları midemi kaldırır. Kendilerine, bu doğrudur diye verilen her şeyi doğru kabul etmeleri, düşünmemeleri beni çileden çıkarır. Yapamam. Onlardan biri olamam.
Solcular da kendi içinde pek çok gruba ayrılır ancak geneli özgürlüğe, farklı düşünceye saygı duyar. Ruhlarında asilik vardır. Klasik devlet anlayışına göre anarşist sayılırlar ancak onların da kendine göre bir düzeni, nizamı vardır aslında. Dogmaya şiddetle karşıdırlar ki ben bu noktada onlardan ayrılırım.
İnsanın hareket edebilmesi için önce bir başlangıç noktası bulması gerekir. Eğer belli bir başlangıç noktanız yoksa hareket etmiş sayılmazsınız. Bu referans nokta –insanın hiçbir şeyin bilgisine sahip olmadığını düşünürsek- mecburen bir dogma olmalıdır. Eğer bu referans noktasından hareket etmenin zarar verdiğini görürsek aynı yoldan geri döner, başka bir dogmaya inanır ve ona göre hareket ederiz. Ama hareket edebilmemiz için en azından bir adet dogma, referans noktası kabul etmemiz gerekir.
Üniversitelerde benim gibi düşünen, itidalli, aklın öncülüğündeki tutarlı yaşantı mantığını benimsemiş insanlar hiç mi yok? Var. Ama o kadar azız ki bir başlık altında dahi toplanamıyoruz. Bir şekilde hep diğer 3 gruptan birine dahil ediliyoruz. İşte ben de bu yüzden üniversitedeyken solcu oldum. Kendim olmadım da, ülkücülerin ve cemaatçilerin gözünde solcu oldum. Solcular da beni pek benimsemedi ama bir arkadaşım bana “sağ gösterip sol vuruyorsun” demişti.
Keşke hiçbir şeyci olmadan üniversite okunabilen bir ülke olsaydık. Babamın üniversite yıllarında başından geçmiş bir anekdotla toparlıyorum.
80 öncesi üniversite gençliği. Babam İTÜ Taşkışla Kampüsü İnşaat Fakültesinde okuyor. Yurtta kalıyor. Okulda ve dışarıda birbirini kıran ülkücülerle komünistler yurtta birbirlerinden küçük tüp, tencere, tabak alıyor. Yan odaya pişen yemekten de götürülüyor. Babam ülkücülerin odasına gidiyor ki ne görsün rakı sofrası kurulmuş, gel kardeşim gel sende diye davet ediyorlar. Yahu arkadaşlar siz ilahi Kelimetullah için Allah-u Ekber demiyor musunuz, bu ne hal diye soruyor, gülüşüyorlar. Komünistlerin odasına gidiyor, her yer kule gibi kitap yığınlarıyla dolu, biri bir şeyler okuyor, diğerleri pür dikkat onu dinliyor. Yahu arkadaşlar siz komünist değil misiniz, ne bu hep oku, oku, neden votka içmiyor, eğlenmiyorsunuz diyor, eğer içki içersek kafamız bulanır, Das Kapital’i anlayamayız ki diyorlar.
O günün ülkücüleri ile bugünün ülkücüleri arasında hiç fark yok. Ama o günün solcuları da kalmadı artık. Okuyan, araştıran, merak eden, düşünen o kadar az insan var ki…
Unutmadan babam da üniversitedeyken solcu kabul edilirmiş, gerçi hiç kavgaya karışmamış ama kitlesel bir dindar gençlik hareketi de olmadığı için mecburen solcu olmuş. Sonrasında Milli Görüş, Milli Gençlik Vakfı ve fanatik bir dindar gençlik hareketi var ama üniversitelere entegre olamadılar bir türlü. Halbuki Erbakan bir akademisyen, bir bilim adamıydı. Neyse, şimdi onlar da kalmadı.
Üniversite gençliği denince aklıma ne geldiğini size söyleyeyim mi? Okula mecburen giden, sınav haftası ders çalışan, onun dışında boş gezen, 22-23 yaşlarında ama o yaşına kadar bir işin ucundan tutmayı öğrenememiş, balık hep eline verilmiş, hiçbir şeye tam bir inancı olmayan bu yüzden hayat amacını bulamayan ve bu boşluğu tütün, alkol, seks, müzik, sinema gibi şeylerle dolduran, kelimenin tam anlamıyla vakit öldüren bir güruhtur üniversite gençliği. Ve ben de o güruhun içindeyim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














