yine aylar süren bir ayrılığın ardından beraberiz. varya aslında tam da yazmak istiyor gibi değilim. yani hem yazmak istiyor hem de istemiyor gibiyim o yüzden pek bi kararsızlıkla başladım ama istekliliğim daha fazla galiba.
özet geçiçem; ben nişanlandım. çok ani oldu dimiiiii. heheh evet öyle yaparım ben işte. durup durup şaşırtırım insanı. valla aslında anlatılacak bir şey yok. ben yine her zamanki gibi alalade takılırken birden karşıma çıkan dünyanın en güzel insanına hakkım olmamasına rağmen evlen benimle dedim. o da hayır demedi. yani aslında evet de demedi ama ben evet olarak düşünmek istedim ki ailesini istanbul'a çağırması ve ikimizin de istemediği pek merasimli şekilde yüzük takılan bir nişanın yapılmasının ardından artık cevabı evet olarak algıladım. bu konuda yorumlarınızı bekliyorum. cevap sizce de evet mi?? heheh
onun dışında ilacı bıraktım, işi bıraktım, okul hayatına geri döndüm falan. hayat bağzan çok tuhaf, insan gerçekten hayret ediyor. tabi bide gezi parkı macerası atlattık bu arada. o da çok enteresandı. hala ne düşünülmeli, nasıl algılanmalı diye soruyorum fakat kesin bir cevap bulabilmiş değilim. net olan tek bir şey var. bu olaylar yıllardır dost bildiğimiz insanların aslında nasıl da ikiyüzlü arkandan konuşan sinsiler olduğunu ortaya çıkardı. bilen bilir arkadaş çevrem genelde sol tandanslı gruplardandı. kısmen zeki ve özgürlükçü insanlar olduklarını sanırdım ama bu olaylar neticesinde büyük bir kısmının gözünde hala nasıl da parya nasıl da "hıhı evet canım siz de haklısınız" olduğumuzu gördük mü??
gördüüüüüüüüüüüüüükk. peki buna rağmen hala salak gibi iyi niyetli olmaya çalıştık mı?
eveeeeett. bizde de var bi gerizekalılık ama iyi niyetlilikten. allah gezizekalı olmaktan korusun.
bu yazının seviyesini bu derece düşürmeme sebep olacak kadar sinirlerimi bozan beyinsizlere selam olsun. ulan nişanlandık ağız tadıyla hayattan keyif alamıyoruz lan! bi kere de önümüze çıkmayın. saygı duymanızı falan beklemiyorum ama artık aşağılamayın, en azından yokmuşuz gibi davranın. vallaha sevinecem!
bu arada tekrar asıl konuya dönersek ben nişan yüzüğü olarak düz pırlanta istemiyordum. çok pahalı olmasının yanı sıra bana çok sıradan geliyordu. safir ise hem asil durması hem ucuz olmasından mütevellit hayatımın aşkıydı. dolayısıyla gidip kapalı çarşıdan şu ortadaki yüzükten aldım. tabiki benimkinin taşı o kadar büyük değil. tabiki etrafındaki taşlar pırlanta değil swarovski ama çok beğenerek aldım. neyse ertesi gün okula giderken taktım bi heves. okulda kızlar görünce aaa kate middleton'ın yüzüğü dediler. halbuki ben ne bi yerde görmüş ne duymuştum safir yüzük taktığını. sonradan bakınca öğrendim ki prenses diana'da safir yüzük takmış. yani anlayın ki ben de kraliyet zevki var!
evet bu konuda da anlaştıysak sizin yorumlarınızı alalım. düz pırlanta mı yoksa renkli taş mı, tam tur mu tek taş mı? sonuçta artık nişanlı kızım. blogda da bunlar konuşulcek. yok artık öyle şunu okudum şurayı gezdim yazıları! ehehe şaka lan şaka, üşenmezsem yine yazarım.. bide alyans tavsiyesi fln verirseniz sevinirm :p
gündelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gündelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Mayıs 2013 Salı
Aksaray'da komşuluk ilişkileri
Evet gençler artık iyice kafalarımı yediğim için bu noktadan sonra paylaştığım yada yazdığım her şey hükümsüzdür. Yani bence okumayın. Ben olsam okumazdım. Ama eğer okursanız da sorumlu değilim yani sonra gelip vay efendim sen bizim piskolocimizi bozdun diye bana kızmayın. Hazırsak başlıyorum.
Bizim çok enteresan karşı komşularımız var. Hassas birer kedi, ürkek birer güvercin olan naif ev arkadaşlarımın dünyasını karman çorman ediyorlar. Ben biraz daha alışığım böyle durumlara sanırım beni pek öyle etkilemedi ama çok enteresan geliyor tabi. (Sonuna kadar bozuk cümlelerimden hala sıkılmadıysanız sizi sabır taşı bölümüne alıyorum)
Bu arkadaşlar benim çorap üstüne iki patik giydiğim kış günlerinde de cama, balkona böyle çıkıyorlardı. Muhtemelen yabancılar ancak nereli olduklarını çözebilmiş değiliz. Sigara içerken camdan cama birbirleriyle muhabbet ediyorlar. Konuşmalarına dikkat ettim Arap, Kürt, Alman, İngiliz, İspanyol yada İtalyan değiller. Tam da bu yazıyı yazarken ev arkadaşlarıma danıştım. Geçenlerde bir tanesini üstünde Kazakistan tişörtüyle görmüş. Ama çok enteresan abiler. Evde kaç kişi yaşıyolar bilmiyoruz ama perdeler sürekli açık olduğu için gördüğümüz kadarıyla 6-7 var. Hepsi de vücutlu mücutlu ve arkadaşım! hep mi cama yarı çıplak çıkılır! Yav sıkıldık sizi görmekten. Nedir bu rahatlığın menşei.
Sonuç olarak gayet sıradan bir öğleden sonra mutfakta oturmuş çay içip dizi izlerken kafamı cama çevirmemle günüm renkleniveriyor!
O değil de bunları aynı odanın içindeyken camdan sarkıp birbirleriyle konuşur görünce aklıma lisedeyken aynısını yaptığımız geliyor :) Aynı sınıfın içinde camlardan çıkıp birbirimizle konuşurduk. Ne malmışız, ne tatlıymışız yaa...
Bir de bunların üstünde oturan Azeri bi kadın var. Tam bir mahalle karısı tam bir ağzının ortasını yırtarım senin sürtük! denilesi insan. Yaptığı türlü türlü terbiyesizlik vardı ama en tuhafı şuydu. Bir akşam kızlarla yemek yemek üzere sofraya oturmuşuz, perde kapalı ama küçük bir kısmı açık kalmış. Bu sırada da kadın bizi dikizliyor o aralıktan. Kızlardan biri bu durumu fark edip rahatsız oldu ve perdeyi sonuna kadar çekti. Vaaay efendim bir biz mi namusluymuşuz, perde çekmekle namuslu mu olunurmuş, biz neler neler yapıyormuşuz da perdesi mi eksikmiş. Kafamıza perde mi takmıyomuşuz, yani tam bir çingene. Bütün sokak ayağa kalktı herkes camlara çıktı, tabi kadın bizden tepki bekleyerek yapıyor bunu, sinirler bi gerildi ama yemeğimize devam ettik, o da biraz daha söylenip sustu, bütün mahalleye rezil olduğuyla kaldı. Çok da güzel oldu, çok da iyi oldu. O zamanlar karşımızda bu baldırı çıplaklar değil Ömür Teyze diye çok tatlı tontiş bir teyze oturuyordu. O da daha sonra camda karşılaşınca boşverin siz onu kızlar, Allah'ından bulsun falan demişti.
O değil de Aksaray'da oturuyoz baya bildiğin sayın okuyucu, bildiğin Aksaray'da oturuyoz!
19 Şubat 2012 Pazar
Vapur
Gerçek İstanbul’da yaşamaya başlayalı beri vapur sevdalısı oldum, hoş istemesem de mecburdum ya neyse.
Mesela dubalar var denizin ortasında, ölesiye yalnız ve başıboş görünüyorlar. Halbuki onların ayakları bizimkilerden daha sağlam basıyor yere. Ağaçlar gibi, hayattaki dönüm noktaları gibi. Biz dönüp dolaşıp geçiyoruz aynı yerlerden, onlar hep orda.
Sonra telaşlılık var. Vapura geçilen bekleme salonunun kapıları açıldığında insanların sanki ipi göğüsleyecekmişçesine, atlet misâli koşmaları var. Ben hiçbir vapurda ayakta kalan olduğuna şahit olmadım. Bu acele, hırs neden?
Martılar eşlik ediyor vapurlara Boğaz’ı geçerken. Bir geri dönüp bir ileri uçsalar da ne gerisinde kalıyorlar, ne ilerisine geçiyorlar. Kıyıya yanaşırken kanat çırpıp şimdilik hoşça kal diyorlar.
Vapurların kıyıya yanaşma sahneleri öyle hüzünlü ki. O koskoca geminin iki naylon halatla esir tutulabilmesi. Bir de bütün iskelelerde, vapurlarda hep aynı yeşil halat fakat neden?
Bir de Marmara Adası’ndan İstanbul’a dönüşümüze dair güzel bir anım var. 4 günlük huzur dolu bir tatilin ardından şehrimize dönüyoruz. Arabalı vapur kıyıdan uzaklaşırken bir yerlerde son ses Barış Manço’nun “Müsadenizle Çocuklar” şarkısı çalıyor. Vapurdakiler kıyıdakilere, kıyıdakiler vapurdakilere el sallıyor, tâ ki şarkıyı duyamaz, birbirlerini seçemez oluncaya kadar. Tanımadığımız insanlara en son ne zaman coşkuyla el salladık sanki bir yakınımızı kıyıda bırakmışçasına?
H.K.Ş
16.02.12
Mesela dubalar var denizin ortasında, ölesiye yalnız ve başıboş görünüyorlar. Halbuki onların ayakları bizimkilerden daha sağlam basıyor yere. Ağaçlar gibi, hayattaki dönüm noktaları gibi. Biz dönüp dolaşıp geçiyoruz aynı yerlerden, onlar hep orda.
Sonra telaşlılık var. Vapura geçilen bekleme salonunun kapıları açıldığında insanların sanki ipi göğüsleyecekmişçesine, atlet misâli koşmaları var. Ben hiçbir vapurda ayakta kalan olduğuna şahit olmadım. Bu acele, hırs neden?
Martılar eşlik ediyor vapurlara Boğaz’ı geçerken. Bir geri dönüp bir ileri uçsalar da ne gerisinde kalıyorlar, ne ilerisine geçiyorlar. Kıyıya yanaşırken kanat çırpıp şimdilik hoşça kal diyorlar.
Vapurların kıyıya yanaşma sahneleri öyle hüzünlü ki. O koskoca geminin iki naylon halatla esir tutulabilmesi. Bir de bütün iskelelerde, vapurlarda hep aynı yeşil halat fakat neden?
Bir de Marmara Adası’ndan İstanbul’a dönüşümüze dair güzel bir anım var. 4 günlük huzur dolu bir tatilin ardından şehrimize dönüyoruz. Arabalı vapur kıyıdan uzaklaşırken bir yerlerde son ses Barış Manço’nun “Müsadenizle Çocuklar” şarkısı çalıyor. Vapurdakiler kıyıdakilere, kıyıdakiler vapurdakilere el sallıyor, tâ ki şarkıyı duyamaz, birbirlerini seçemez oluncaya kadar. Tanımadığımız insanlara en son ne zaman coşkuyla el salladık sanki bir yakınımızı kıyıda bırakmışçasına?
H.K.Ş
16.02.12
28 Temmuz 2011 Perşembe
reddedişler - 2
plan yapmayın ulan plan!
yaa inanmıyorum gerçekten inanmıyorum. yani inanmak istemiyorum ama artık inanmalıyım galiba. hayat bi kukla sahnesi ve ben kuklacının elindeyim. kabul ettim yenilgiyi mutlu oldun mu hacı?
hani bazen olaylar karşısında iplerin elinizde olduğu hissine kapılır ve bi süreliğine belki bir anlığına ipleri serbest bırakırsınız ya, işte o an için hayatınız boyunca pişman olursunuz. artık oyunda başrol değilsinizdir. artık küçük bir kuklasınızdır. ne seyirci ne kuklacı sizi takar. yada koşuya kaplumbağa nasılsa bana yetişemez diye ara verirsiniz ve lanet olası kaplumbağa sizi geçer!
bazen de gerçekten romanlardan fırlamış gibi hissedersiniz kendinizi. bir şarkının iki insanın ilişkisine tam olarak uyma ihtimali % kaç? düşüktür sanıyosunuz dimi. değil! oldukça sıradışı durumlarda bile. yaa herşey yazılmış herşey yapılmışsa neden hala yanlış yapabiliyorum??? yoksa ben aptal mıyım?
yaa inanmıyorum gerçekten inanmıyorum. yani inanmak istemiyorum ama artık inanmalıyım galiba. hayat bi kukla sahnesi ve ben kuklacının elindeyim. kabul ettim yenilgiyi mutlu oldun mu hacı?
hani bazen olaylar karşısında iplerin elinizde olduğu hissine kapılır ve bi süreliğine belki bir anlığına ipleri serbest bırakırsınız ya, işte o an için hayatınız boyunca pişman olursunuz. artık oyunda başrol değilsinizdir. artık küçük bir kuklasınızdır. ne seyirci ne kuklacı sizi takar. yada koşuya kaplumbağa nasılsa bana yetişemez diye ara verirsiniz ve lanet olası kaplumbağa sizi geçer!
bazen de gerçekten romanlardan fırlamış gibi hissedersiniz kendinizi. bir şarkının iki insanın ilişkisine tam olarak uyma ihtimali % kaç? düşüktür sanıyosunuz dimi. değil! oldukça sıradışı durumlarda bile. yaa herşey yazılmış herşey yapılmışsa neden hala yanlış yapabiliyorum??? yoksa ben aptal mıyım?
12 Temmuz 2011 Salı
tatil!
genellikle insanlar dinlenmek için tatile çıkar bende tam tersi :) ama olsun eğlenmek olaydaki mühim nokta. :)
saroz körfezinde büyükevren köyü ve tes-iş sitesini geçince boş bir kumsal var. aslında girilmesi yasak bölge ama biz tabiki yasak dinlemeyen bir aileyiz :) deniz pırıl pırıl, kumsal alabildiğine bomboş, tam bir huzur mekanı. ama her güzel şeyin bir arızası vardır elbette. gittiğimiz noktada teknoloji adına kullanabildiğimiz araçlar el fenerleri ve otomobillerin ötesine geçmiyor. hatta yasak bölgeden geçerken kum bataklıklarına saplandıysa otomobillerimiz bile işe yaramaz hale geliyor.
saroz körfezinde kamp yaptığımız sürece her türlü böcük ve korkunç canlı bizim için gayet doğal arkadaşlar haline gelebiliyor. mesela kumların üstüne serdiğimz sofrada bir kara fatmanın gezinmesi gayet doğal. çadırın içinde elim kadar bir çekirge bulmam sadece can sıkıcı olarak nitelendirilebilir daha fazlası değil. böyle bir aldırmazlık adamsendecilik hakim tatile :)
günün nasıl geçtiğini değerlendirirsek;
- sabaha karşı 3 gibi yola çıkılıp güneşin doğumuyla birlikte kamp alanına varılır. güneş kremleri sürülüp tente ve çadırlar kurulur. 1 cümlede özetlensede uyarmalıyım güneş altında 3 saat süren bir uğraş.
- içine buz kalıpları doldurulmuş buzluk çantalarda getirilen kahvaltılıklar çıkarılıp kahvaltı yapılır. tabi her an esen rüzgarla çayınızın içine bir çöp düşmesi peynirinizin kuma bulanmasını sorun etmeyeceksiniz. ilerleyen günlerde buzlar çözüldüğü için malzemeler bozulabilir yada hoşaf olabilir ama yemek zorundasınız kaçarı yok.
- gün içersinde çadırlara girmek hayatınızın hatası olabilir çünkü sera etkisinden dolayı dışardakinin 3 katı sıcak ve nemli bir ortam oluşuyor ama bazen mecbur kalırsınız. haşemaları ortalık yerde giyemediğimizden kelli su gibi terleyerek kıyafetlerimizi değiştirir serin sulara bırakırız kendimizi. işte önceki maddelerde anlattığım ve daha sonra anlatacağım bütün eziyetlere katlanabilmemizin yegane sebebi o berrak suda geçen birkaç saat. şarkısı tıktık.
- saat 12'de deniz saati biter. tentenin altına sığınıp öğle yemeği yenir. isteyen şekerleme yapar, isteyen board oyunlarıyla oyalanır, isteyen kitap okur. günün muhtemelen en eğlenceli zaman dilimi o tentenin altında geçen öğle saatleridir.
- saat 4 gibi büyükler 5'te çocuklar tekrar denize girip 7'ye kadar denizde kalır. anneler biraz erken çıkıp yemek hazırlar. çocuklar denizden çıkınca ateş yakmak için odun toplar. babalar mangalı yakar. yemek acilen yenmeli ve herkes çadırlarını ilaçlayıp üstüne başına sinek kovucu spreyleri sürmeli çünkü saroz'da sinekler eşşek kadar ve ısırdıklarında 3 ay geçmeyen yaralara sebep oluyorlar.
- sinek saati yaklaşınca büyük bir ateş yakılır. ateşin dumanı sinekleri kaçırırken bizede ışık sağlar. medeniyetten neredeyse tamamen uzak olduğumuz için ışık kaynakları el fenerleri, otomobil farları(ki akü probleminden dolayı kullanamıyoruz), yaktığımız ateş ve yıldızlar.
- ateş etrafında sıralanıp konuşurken çekirdek çitlemek, mısır közlemek, amerikan özentisi marşmelov karamelize etme deneyleri, termostan çay içmek, anlatılan anılar, hayaller... saroz'a gidip bütün o sefaleti çekmemizin nedeni belkide o samimiyeti hiçbir yerde yakalayamıyor oluşumuz. babalar, anneler, gençler, çocuklar... herkesin aynı dili konuştuğu saatler. gündelik hayatta pek mümkün değil ha? izlenilen diziler bile farklıyken konuşma dilinin aynı olmasını beklemek aymazlık olur...
- ateş söndükten sonra asıl sürpriz ortaya çıkıyor. hiçbir ışık kaynağı kalmadığında yıldızların nasıl belirgin ve çok olduğuna inanamazsınız. şehirde asla göremeyeceğiniz bir güzellik. tenteyi yere indirip üstünde sırtüstü yatıp dalga seslerinden ve ağustosböceklerinden başka hiçbir ses olmaksızın üstüne düşecekmişçesine yakın duran yıldızları izlemek. babaların ve çocukların yıldızları teleskopla izlemek için yaptığı pek sonuç vermeyen deneyler. bizse gençler ve anneler olarak anın büyüleyiciliğine ve romantizme kapılmayı tercih ediyoruz sanırım. :)
- tabi şu epik anlatımın üstüne şuan söyleyeceğim şey hiç gitmeyecek biliyorum ama gerçek şu ki insanız ve yemek yemek, uyumak gibi tuvalete gitmeye de ihtiyaç duyuyoruz. muhtemelen sarozdayken yaşadığımız en ekstrem problem de bu. 4 bir yanı açık bir alanda küçük bir çukur yada çalı bulup işini görmek epey zorlayıcı. bazılarımız 3 gün boyunca hiç tuvalete gitmemeyi tercih ediyor bazılarımız ise özellikle çocuklar mehtap manzaralı kumsalda sıraya dizilip açıkhava tuvaleti tandansı yakalıyorlar. evet iğrenç ama ihtiyaç ihtiyaçtır :D
- saat ilerledikçe herkes yavaş yavaş çadırlarına çekiliyor. uyurken çadırın altından geçen böcekleri duyabilir, yılanların kıvrılışını hissedebilirsiniz. bir çakal, tilki yada kurt yemek kokusuna gelip kampı alt üst edebilr. ama daha kötüsü kötü niyetli birilerinin gelmesi olur. her ihtimale karşı babalar nöbetleşe devriye gezer sabaha kadar.
- rüzgar çadırı üstünüze yatırabilir bacaklarınızı çadır direklerine dayayıp uyumaya devam edersiniz. yağmur yağabilir, ıslanarak uyumaya devam edersiniz. tuvaletiniz gelebilir ki uyku sersemliğiyle ve yalnız başına o karanlıkta çadırdan çıkmak gerçekten korkunç. içerde kalan sinekler uykuyu haram edebilir. sert zemin üstünde yatmaktan korkunç sırt ve bel ağrılarına sahip olursunuz ama sabah meltemiyle ve dalga sesleriyle uyanıp parlak güneş altında kumsal ve denizi görmek hepsine değerdir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

