7 Mayıs 2011 Cumartesi

Gypsy Q&K

İnsanın hergünü bir öncekinden daha iyi geçtiğinde yakın zamanda bir kötü haber beklemeli mi?

Gypsy Queens&Kings hiç beklemediğim ölçüde muhteşem bir performans sergiledi. Zaten adamlar dünyaca ünlüymüş de biz cahalların haberi yokmuş, her zamanki gibi.

Aslında Gypsy Queens&Kings dediğimizde bir grubun içinde bağımsız birkaç gruptan ve toplam kişi sayısı 20'ye varan inanılmaz bir topluluktan söz ediyoruz. Örnek vermek gerekirse üflemeli çalgılarda Mahala Rai Banda varken telli çalgılarda Kaloome grubu var. Bunun dışında Aurel Ionita elektronik kemanıyla gruba eşlik ediyor. Ayrıca konser boyunca Aurel bir nevi sunucuymuş gibi bütün grup üyelerini takdim etti.



Dünkü konserde 4 farklı solistten şarkılar dinledik. İlk olarak enstrümantal şarkılar eşliğinde Aurelia Sandu'nun dansını izledik. Dün bahsettiğim çingene gibi çingene kavramı bu kadında hayat bulmuş. Sahneye çıktığı an "işte bu!" dedirtti bana. Üstelik dikkat çekiciliğini çıplaklığıyla sağlamıyor oluşu da hem hoş gözüktü, hem profesyonelce bir davranıştı. Dansına hayran kaldım diyebilirim. Uçarcasına dans etti.







Diğer bir dansçı da Tantzica Ionita. Kendisine Aurelia kadar hayran kalmasamda onunda dansı hoştu. Ayrıca öyle zayıflıktan ölme modunda değildi hatta baya baya etine buduna dolgun bir hatundu. Beğendim. :)







Enstrümental kısımdan sonra ilk olarak Florentina Sandu sahne aldı. Harika bir sesi vardı fakat kırmızı mini elbisesi sesinden daha çok dikkat çekti diyebiliriz. :) Florentina'yı dinlemek için tıktık.





Florentina Sandu ve Aurel Ionita

Florentina ve Aurelia kardeş galiba. İkiside aynı sahne ışığına sahiplerdi zaten benim görebildiğim kadarıyla. Florentina'dan sonra Sabrina Romero'yu dinledik. Ben sadece şarkı söyleyecek sanırken kadın kalkıp flamenko yaptı. Ama görmeliydiniz. Hani filmlerde olur ya topuklardan çıkan taktakatak ritimleriyle gitar çalar. Aynısıydı. Ayrıca Sabrina sesiyle, dansıyla, yüzü, fiziği ve sahnedeki duruşuyla tam bir latin güzeliydi bana kalırsa. Sabrina'nın dansını izlemek için tıktık.





Sabrina'nın arkasından Jony Iliev sahne aldı. Jony'yi dinlemek için tıktık :)



Sahneye en son assolist Esma Redzepova çıktı. Kendisine Çingenelerin Kraliçesi olarak da hitap ediliyormuş aynı zamanda UNICEF Barış Elçisi. Kadındaki ses muazzam, ayrıca güleryüzlü. On numara bir sanatçı. Esma'yı dinlemek için tıktık.





Tabiki her Belediye organizasyonunda olduğu gibi bundada konserin sonunda bir çiçek verme, mesaj verme kısmı yaşandı.



Bu fotoğrafı etkinlikle ilgili yayınlanan haberde buldum. Gördüğünüz gibi hem ışıklar hem fotoğraf kalitesi inanılmaz kötü. Yazıda kullandığım diğer bütün fotoğraflar bu adresten alındı. Grubun diğer fotoğraflarını incelemek yada grupla ilgili daha ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz verdiğim adresi ziyaret edebilirsiniz.

Not: Gypsy Q&K 5 Mayıs'ta CRR'de konser vermiş. Şu internet çağında bu bilgiye ancak grupla ilgili ayrıntılı inceleme yaptığımda ulaşıyor olmam çok acı.

Festivalin devamıyla ilgili bilgi için beni takip edin sevgili bloggerlar :)

6 Mayıs 2011 Cuma

goran bregovic konseri



goran bregoviçin bütün şarkılarını bilmem. hatta bikaç tane film müziğinden fazlasını bilmem ama zaten dün akşam konserde kapı gıcırtısına göbek atan bir kalabalıktık orda. :)

konserden önce bakan nihat ergün, belediye başkanı, vali vb kişiler inanılmaz sıkıcı ve kesinlikle ortamın nabzını tutamayan konuşmalar yaptı. bir de, siyasetçiler hadi yine iyi idare ediyorlar, iyi konuşuyorlar da valisidir, kaymakamıdır 3 cümleyi bir araya getirmekten aciz. bunları gördükçe neden ben mühendis olurken onlar halkla ilgili meslek gruplarında diye düşünmeden edemiyorum.

konsere dönersek hayatımın ennnn ama ennn eğlenceli ve keyifli günlerinden biriydi. tabi konsere kimle gittiğiniz de bu eğlenceyi etkiler. mesela eğer kardeşimle gitmiş olsam kafanı sallama, kolunu sallama, şu adam sana baktı, öbür adam bana baktı, sıkıldım, bunaldım, çok sesli, çok sıcak gibi bahanelerle eğlenceye limon suyu sıkardı. metallica'nın sonisphere konserinde bu sebepten hiç eğlenememiştim mesela. öyle oturduğum yerden klasik müzik bile dinleyemiyorumki ben. :)

sahneye seyircilerin salona girdiği kapıdan girip seyircilerin arasından saksafon çalarak çıktı grup üyeleri :) şarkılar çoook eğlenceliydi, her ne kadar sözleri bilmesek de ritme ayak uydurmak hiç zor değildi. :) mesela bunu dinlerseniz anlarsınız. :) bunu da çaldılar. :)

durduğumuz yerin biraz ilersinde oynayan roman bacılardan biri uzuuunca bir süre beni kestikten sonra gelip kolumdan tuttu oynayanların arasına götürdü. artık bendeki ışığı mı gördü, oynamaya hasret olduğumu mu anladı bilmiyorum :)

birde gürcistan, makedonya, romanya, bulgaristan'dan gelen roman dans grupları vardı. sırık gibi zapzayıf beyaz tenli kızlar çıkıp etek salladılar. bizim romanlarda dudak bükerek izledi. bizimkiler oynayacaktıda misafir gelenlerde gözleri faltaşı gibi açık izleyeceklerdi :) olmadı işte, olaydı iyiydi. :) zaten çingene kadını dediğin esmer olur, etine buduna dolgun olur, gözünde ateş olur... Bizet'in Carmen operasının Carmen'i bunun kanlı canlı örneğidir.



Birde çocukluğumun çingenesi Esmeralda var ki onun masumiyetle harmanlanmış işvesine sahip olmak her kadının arzusudur heralde. :)



bu akşam da gypsy queens&kings grubunun konseri var. yine şarkılarını bilmiyorum ama çok eğleneceğimden eminim :)

mööööö

tamam itiraf ediyorum. iflah olmaz bir tembelim. yine de kendi standartlarım için fazlasıyla çalışkanlık hatta ineklik olarak tabir edilebilecek bir performans gösteriyorum son zamanlarda.



okulu uzatmadan mezun olmaya çalışıyorum. 4 yıllık okulu 2 yılda bitircem resmen. bana fırsat tanısalar 1 yılda da bitirirdim. sistem o kadar saçma ki. en zor derslerde bile hoca gelip 45 dk en fazla 1 saatte kuş kadar yer işleyip gidiyor. bana adam akıllı 3 saat ders yapıp sonra 4 hafta rahat bıraksa mesela. hatta 4 yılda işlenen derslerin hepsini 1 yılda verseler. ciddiyim bak. çok kolay. yeter ki sündürmeden, süründürmeden işlesinler şu dersi. bide dersi dinlemiycek olanlar lütfen gelmeyebilirler mi!? teşekkürler...

mezun olmak istediğimden de emin değilim dostum. napcam mezun olunca? bu soru çok fena cevapsız. iletişim, halkla ilişkiler, işletme, politika, ticaret hatta yüksek mühendislik. seç birini yüksek lisans yapıcam. acaba anket mi yapsam. kübra yüksek lisansını hangi alanda yapsın diye :/ yükseği tutturamazsak işe başlamak durumunda kalıcam ve eğer o durumda kalırsam muhtemelen, nefret etmeme rağmen, bir arıtma tesisinde bokları inceleyerek vakit geçircem. ne kadar da harika değil mi?!

eğer eskisi gibi yazabiliyor olsam yerel bi gazetede yazmaya bile razı olurdum ama şuan o kadarını bile yapamam. mühendislik okumak hayal gücümü öylesine körelttiki. diyorum ki, yazın Sevil Hocamla Zeki Hocamın yanında staj mı yapsam. Uğraşırlarmı ki acaba benimle?

not: İllaki ya ifrat ya tefrite kaçan hallerim not çizelgesinde de kendini gösteriyor. ya 100 alırım ya düşük. böyle dengesiz bir insanım....

yazının şarkısı da buymuş. Bahar şenliklerine Redd geliyor da.

5 Mayıs 2011 Perşembe

1. Roman Festivali



Eğlence ayağıma gelmiş, yazmazsam çok ayıp olur dedim. :)

Kocaeli'de 5-8 Mayıs arası 1. Roman Festivali düzenleniyor. Etkinliğin içeriği hayli dolu ve doyurucu. Mesela bu akşam Goran Bregoviç dinliyoruz. :) Bunun yanında Gypsy Queens Kings grubu konseri, hıdrellez ateşinin yakılması, 1000 romandan oluşan keman orkestrasının ilk konseri, Kibariye ve Ciguli konserleri gibi birçok etkinlikle 8 Mayıs'a kadar dolu dolu bir festival olacak. Bizim hıdrellez diye bildiğimiz kutlamalar Roman halkı tarafından aynı tarihlerde Kakava şenlikleri olarak kutlanıyor. Tarih seçimi de bu açıdan manidar. Fırsatı olanların haftasonu göbecikleri atmak için İzmite uğramasını tavsiye ederim. :)

Not: Kötü hava koşulları nedeniyle normalde Sekapark'ta yapılması planlanan etkinlik Uluslararası İnterteks Fuar Merkezi'nde gerçekleşecek.

Bu da bu yazının şarkısıymış :)

29 Nisan 2011 Cuma

kafa rahat!

Sanki buraya yazmak için süper bir ilham gelmesi gerekirmiş gibi hissediyorum bazen. Yazdıklarım illaki mükemmel olmalıymış gibi bir his. Halbuki ne alakası var dimi? Dök içini. Kafanı kurcalayanları, aklında kalanları, güzellikleri, üzüntüleri yaz gitsin. Ama yooook illaki "masterpiece" olması lazımki yazıyim. Kafamı biraz boşaltmam ve rahatlamam gerek. Özellikle şu vizeler bitmesine rağmen hala Bitirme Teziydi, Sunumlu Projeydi, Su temini ödeviydi uğraşmaktan illallah dedim. Bu bir özeleştiri yazısı ve benim yıllardır gitmediğim ahbaba çatkapı gidilmez fikriyatımdan kaynaklanıyor biraz da. Hani uzun süre aramaz sormazsan sonra tekrar sıfırdan başlar gibi olursun ya insanlarla, ben de blogumla öyle oluyorum işte. İnsan kendi bloguna bile yabancılaşırmış, şaşırdım...

24 Ocak 2011 Pazartesi

gülname



Bizim ailede hastalık öyle çok korkunç bir olgu değildir çünkü fazla hasta olmayız. Doğal olarak doktora da gitmeyiz pek. Antibiyotik kullanmaktan hiç hoşlanmayız fakat eğer kullanmamız gerekirse de "iğne yaz doktor" atarı yaparız hepimiz. Özellikle de ben, çünkü tabletlerin yok 8 saatte bir aç içeceksin yok 12 saatte bir tok içeceksin şeklindeki kurallarına gelemem. Hem zamanında içmeyi unuturum ama kabul edersiniz ki iğne olmak öyle kolay kolay unutulacak birşey değil :) Hem iğneyle 3 günde dipçik gibi olursunuz, hiçbirşeyciğiniz de kalmaz, tablet öldürmez fakat süründürür. Birde benim hassasiyetim yoktur bu konuda, çok canım yanmaz, morarmam, iğne yerleri beze yapmaz falan.

Her yıl bir kere üst solunum yollarımda bakteriyel enfeksiyon olur. Boğazım bembeyaz iltihap kaplar, eğer önemsemez hemen ilaca başlamazsam bu iltihap ağzıma doğru ilerler hemde çok hızlı bir şekilde. İşte bu sefer şöyle oldu. Kardeşim saat 9 gibi İzmitten ayrılıp İstanbul yoluna düştü. O giderken sadece çok hafif bir boğaz ağrısı vardı. Onbuçuk gibi eve vardın mı diye sormak için aradığımda, yutkunmakta ve konuşmakta güçlük çekiyordum, ayrıca hafiften ateşim çıkmaya başlamıştı. Saat 12 olduğunda 38 derece ateşim vardı ve boğazlarım bembeyaz enfeksiyon kaplanmıştı. Çok eline çabuk bir hastalığım var. :) Eee tabi kimse hastalığın bu kadar çabuk ilerleyebileceğini düşünmüyor. Dolayısıyla nane limon kaynatmak, boğazına şal dolamak gibi önerilerde bulunuyorlar.

Bundan neredeyse 10 yıl önce daha küçük çocuğum, annemi ne kadar kötü olduğuma ikna edememiştim. Gece yutkunamadığım için ağzımın salyalarını akıta akıta uyumaya çalıştm ama bildiğiniz acı çekiyorum. Sabah ağzımı açıp esnemeye çalıştığımda boğazımdaki ağrının kulaklarıma başıma ve çene kaslarıma vurduğunu farkettim. En en en kötüsü ağzımı 2 parmaktan fazla açamıyordum. Şok içinde annemin yanına gidip konuşmaya çalıştım ağzımı eliyle tutup açmaya çalıştı bu sırada ben ağrıdan ağlıyordum. O 2 parmak aralıktan ağzımın içinin boğazımda dahil olmak üzere komple iltihap kapladığını görünce direk doktor yolları. Hala aklıma geldikçe tırsıyorum. Doktorun dediğine göre eğer gitmekte biraz daha gecikmiş olsaydık ağzımı hiç açamıycaktım ve boğazımın hizasından boynum kesilip iltihapın temizlenmesi gerekecekti. Bııırrrr, çok fenaydı. Neyseki 15 tane penisilin iğnesini yediğinde iyileşmeyecek enfeksiyonel hastalık yok :))

Ben neyi anlatacaktım nereye geldik :) Ailede kimse korkmaz iğne olmaktan. Ufaklıklarda dahil amaa ananemi sinirlendirdiklerinde yakasından iğnesini alırmış gibi yapıp çocukları korkutur ve büyük bir keyif içinde çığlıklar atarak kaçarlar. Aslında hiçbir zaman o iğnenin batırılmayacağını bilirler ve aslında iğnedende korkmazlar ama ananeyle oyun oynamak böyle birşey. :)) Ananemin birde arkadaşı var. Gülname Teyze. O gerçekten iğneci. Eski hemşirelerden. Yani iğneyi cooort diye saplama yanlısı, biraz korkunç bir kadın. Ama çocuklar ondan da korkmuyolar hatta oyun haline getirmişler. Oyunun adıda "günnamecilik" :)) Ananem şakasına Gülnameyi çağırcam şimdi size iğne yapsın deyince eyvah günnaaamee diye çığlık atarak kaçışıyorlar :) Yada hiç alakasız zamanlarda bile hadi günnamecilik oynayalım diyip, çığlık atarak kaçışmaya ve günname geliyoo diye bağırmaya başlıyolar. :)) Çocukluk ne güzel şey yahu :)

Mevcut duruma geri dönersek, cengaver ben 6 tane iğne yedikten sonra daha fazlasını gözüm yemedi. Hala oturmakta zorlanıyorum. Babam araba kullanırken çukurlarda kasislerde yüreğim ağzıma geliyor. Nazara geldik yani. Ayrıca bilmek istermisiniz bilmiyorum ama popocuğumda 6 tane delik ve morlukları var geçmek yerine daha da siyahlaşıyorlar. Bir problem olmasından korkmaya başladım ama yiğitliğe yoğurt sürdürmemek için sesimi çıkarmıyorum. Hem alt tarafı iğne yahu en fazla ne olabilirki?? Bilen varsa söylesin tamam mıı??

Uzun zamandır bu kadar uzun bir yazı yazmamıştım. Yazı atölyesi buldum bir tane ama bu yıl gitmem mümkin görünmüyor. Amaaa seneye İstanbul'da yüksek lisans kazanırsam kaçarı yok gidicem :)

21 Ocak 2011 Cuma

iğne


oldu yine aynı şey oldu işte biliyodum ki ben zaten! finallerin stresi, can sıkıntısı, ıvır zıvır ve ben yine hasta oldum. boğazlarım iltihaplanmış. bu laf da komik biraz aslında kaç tane boğazımız varsa... her zamanki reçeteyi yazdılar artık çok net biliyorum ne yazılır ne yazılmaz.

- 10 tane antibiyotik iğne. aslında 6 tanesi yeterli ama poponuz kevgire dönmeden doktorlarımızın içi aslaaaa rahata eremez.
- ağrı kesici. bunu da öyle kıytırık bi ağrı kesiciden seçin ki hiçbir işe yaramasın. mesela minoset. yav ben normal bir baş ağrısında bile apranax fort içiyorum. burda ölüm döşeğindeyim sen bana minoset yaz tamam mı doktor?!
- gargara. illaki mentollü naneli. illaki üstüne su içilmez ağız çalkalanmaz, neyseki çok berbat değil az berbat bişey.
- vitamin. en çok da buna gülüyorum sanki grip oldum. enfeksiyon var len. vitamin ne! bide yazdığı vitaminde bebek vitamini supradin.

asıl can sıkıcı olan noktaya geliyorum. baktım boğazlarım(!) bembeyaz dedim bunun sabahı kötü, ertesi gününede sunumum var, hasta olamam yani. bekçimiz osman amca sağolsun ben götürürüm seni dedi. yakın diye üniversite hastanesine çıktık saat 12. ağır yaralı var 2'ye kadar bekleyin dediler. şaka mı diye düşündüm ama adam çok ciddiydi. altı üstü boğazıma bakıp buna iğne vurun yada serum takın diyecekti. o sırada yüksek ateş nedeniyle titriyordum, gözlerim yaşarıyordu, sinirlerim ayağa kalktı, bir de inanılmaz ama gerçek ben bu yaşıma geldim daha hiç tek başıma hastaneye gitmedim. bırak devlet hastanesini özele bile gitmedim ki devlet hastanesi nasıl berbat bişeydir ancak duyduklarımdan biliyorum ama biliyorum.

üniversite hastanesi olmayınca, merkezdeki devlet hastanesi hiç olmaz dedim, özele gidelim. gittik muayene, ağrı kesici iğne, reçete, ilaçlar için nöbetçi eczane derken eczacı pretisyen hekim bu antibiyotiği yazamaz, sistem vermiyor ilacı dedi. ben hep alıyordum diyodumki, yasa yeni geldi uzman doktor kaşesi lazım bu reçeteye dedi, gerisingeri gittik hastaneye. meğersem onlarda da acilde nöbetçi uzman doktor kalmazmış hiç. kadın tablet yazıcam o zaman dedi, eyi madem yaz ama ben tabletle iyileşmem dedim. yapcak bişey yok dedi doktor. inanamadım. yapcak bişey yok dedi!

yeni reçetemizle eczaneye gittik ama nasıl sinirliyim zaten hastayım ayakta zor duruyorum. eczacıda kılın önde gideniydi ona da fena taktım. kırk saatte verdi ilaçları o sırada bende bi çare düşünüyorum, nasıl toparlarım diye. 1 tane antibiyotik iğne ne kadar dedim. 8,5 liraymış. düşünün yani sosyal güvencem olmasa benim sırf iğnelerim 85 lira tutacak. hastalık ne pahalıymış dedim. devletimize de teşekkür ettim. ama benim çalışan bağkurum var o yüzden benden azcık kesinti yapıyolar onu sevmedim, yapmayın kesinti devletcağızım. reçetedeki ilaçlara ek olarak bir antibiyotik iğne bir de enjektör aldık, yurtta hemşire kızlar var, artık kaderime razı olup vurdurucam dedim. çıktık yurda ama kız beceremedi, çok canım yandı, hala yanıyor. evet totalde 12 iğne yiycem. popom şimdiden çok ağrıyor. 12 de 3. hadi bakalım. hepsini yaptırırsam kendimi kutlamalıyım.

yani burdan çıkarılacak ders. eğer antibiyotik iğne yazdıracaksanız gündüz muayeneye gidin. yok, aniden hasta oldum, acile gidicem diyorsanızda, özele gitmeyin, gidersenizde büyük bir hastaneye gidin, nöbetçi doktor uzman olsun çünkü pretisyenleri fasulyeden sayıyorlar artık.

son olarak caanım kanuni'nin bir lafı ilen bitiriciim. "olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi"

23 Aralık 2010 Perşembe

haftada 2 kitap projesi 4.hafta

çok moralim bozuk çoook. korsan kralımı sıranın altında unuttum geçen hafta :( ve kayboldu :((
hemen bu haftanın kitaplarını verip gidiyorum biraz da ağlıycam kitabıma :(

13 Aralık 2010 Pazartesi

haftada 2 kitap projesi 3.hafta

evet biliyorum biraz geç kaldım ama merak etmeyin sadece yazı geç kaldı ben kitaplarımı yinede okudum :) eğer vakit bulabilirsem ve çoook harika kesin okuyun dediğim bir kitap olursa yorum işine de girebilir(miy)im. Bilemiyorum. Bu iş bana göre değil aslında, hiç değil ama deniyorum işte :) evet eğer hala burayı takip eden birileri varsa bu yazının aslında 8.aralık çarşamba yayınlanması gerekiyordu ama ne demişler geç olsun güç olmasın :)

bu hafta Unutulmuş Diyarlar/Değişimler serisine geçiyoruz. ilk kitap ork kral, ikincisi ise korsan kral üçüncüsü de hayalet kral olacakmış. gümüş sınırların yeniden şekillenmesine şahit oluyoruz bu seride ve sanırım bu yüzden değişimleri anlattığı için serinin adı değişimler :))

yeni bir keşifte bulundum birde. the pretty reckless - make me wanna die

1 Aralık 2010 Çarşamba

baylan pastanesi



Geçen cumartesi Kadıköy'e gidince sadece imza günüyle yetinmedik tabi, gezdik birazcık :) ara not: Cenk Bey sağolsun Fransız tatlılarına merak sarmış durumdayız ve evde yapılamadıkları için sürekli merak içersindeyiz. Neyse gezerken gezerken bir pastanenin önünden geçiyoruz. Esmanur Aaa! Macaron var. Ben çok merak ediyorum, sen hiç yedin mi? dedi. Yok yemedim bende merak ediyorum diyince daldık Baylan pastanesine. Tabi tahminlerimizin çok üstünde bir fiyatla karşılaşınca eheem biz çıkalım o zaman olduk. Kasadaki beyefendi de sağolsun birer tane ikram edelim hanımlar dedi. Teşekkür ettik. Esmanur beyaz olanını aldı ben krem rengi olanı. Dışı çıtır içi yumuşacık dolgulu bir tatlı macaron. Bizim acıbadem kurabiyesini andırıyor. Zaten sonradan öğrendikki badem tozuyla yapılıyormuş. Benimki kahve aromalıydı, Esmanur pek anlayamadı tadını, sonra kasadaki adam bakıp yalnız hanımefendi o beyaz olan konyaklıydı dedi. :)) Esmanurun dilini dışarı çıkarmış tükürme, kusma arası suratı tam fotoğraflıktı. Bir yandan da kasadaki adam bana göz kırpıyor. Şaka yapıyorlar dedim de dükkanın ortasına tükürmedi. Haftanın en iyi günüydü. Gerçekten eğlenceliydi.

H.K.Ş

haftada 2 kitap projesi 2.hafta


geçen haftanın kitapları çerez gibi gitti hatta bu haftanın kitaplarını da az buçuk taciz ettim. :)

27 kasım cumartesi hayatımın en güzel günlerinden biriydi. Emrah Serbes'in imza gününe gittim. Sanırım ahir ömrümde 1 kişiye olsun hayran olabileceğim. Tabi kitapları henüz okumamıştım. Aslında sadece Erken Kaybedenler'i okumuş diğerlerine sadece bir göz atmıştım. Çünkü benim bir kitabı okuyabilmem için önce elimin altında bir süre gezmesi, çantama, parmak izlerime alışması, sigara paketinin altında beklerken sıkılmamayı öğrenmesi gerekiyor. Tabi bu sırada dışarıdan bazı densizlerin yorumlarına maruz kalabiliyor.

Her temas iz bırakır'ı okumadan önce alıştırması yapıyordum. Armutlu'ya giderken yanımda götürmüştüm. Plajda güneşlenirken okunacak kitap olmadığını bende biliyorum ama onun bana alışması gerekiyordu, benim de ona alışmam... Tam o sırada pat! bir arkadaşımın annesi gördü kitabı.
-Aaaa bunun dizisi var dedi.
Ben büyük bir hevesle, gayet meraklı bir şekilde
-Aaaa nasıl ki? diye sordum. Sormaz olaydım
Vay efendim, çok sıkıcıymış, hikaye kilitmiş, kitabı da sıkıcıymıştır büyük ihtimalle derken bende bir uzaklaşma, bir okuma fetreti hüküm sürdü. Bunun üstüne benden önce kitapları erkek kardeşimin okuması işi hepten bozdu. Onun benden önce okuduğu kitapları asla bitiremiyorum. Bir "curse" durumu vaki...

Tabi imza günü bu tabuları komple yaktı , yıktı. su içer gibi içtim kitapları :) Sigaraları yiyen, kitapları içen bir kadın olarak tarihe geçeceğim sanırım :) Gerisi tırişka. Bu haftanın kitapları da Her Temas İz Bırakır ve Son Hafriyat.

H.K.Ş

25 Kasım 2010 Perşembe

totoro ve ben :)

hayao miyazakinin yazıp yönettiği 1988 yapımı anime komşum totoro'da dikkat çekici bir karakter var. Adı Mei. 2,5 yaşında ve biliyorum o aslında benmişim. :) Tepkilerini, hareketlerini, sevimliliğini severek takip ediyoruz. :)


1.incelemeci meraklı surat
2.sinirli, gerginn :))
3.uykulu
4.uyudu bilee :)

24 Kasım 2010 Çarşamba

haftada 2 kitap projesi 1.hafta

biraz şöyle biraz böyle'nin haftada 3 kitap projesi beni tetikledi ve uzun zamandır yapmam gerekeni yapmaya başlıyorum. ancak, ben haftada 2 kitap diyorum. sınırları zorlamaya gerek yok. :)

elimde bir yığın okunmamış kitap var üstüne üstlük hala yenilerini almaya devam ediyorum. birde sadece satın almanın yeterli geldiği ve hiç okumaya niyetlenmediğim kitaplar var. onları eritmek için de faydalı olacağını düşünüyorum. mesela victor terras'ın "dostoyevski'yi okumak" ı hala bekleme listesinde :)

bu haftanın kitapları;
R.A. Salvatore - Avcının Kılıçları Serisi 3.kitap - İki Kılıç



Suzanne Collins - Yeraltı Günlükleri Serisi 1.kitap - Gregor ve Gri Kehanet



Bu kitapları dahi böyle okumak zorunda kalacak olmam da hiç aklıma gelmezdi, başıma geldi. Kitap kurtluğu özelliğimi yitirdim mi ne???

H.K.Ş